| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Yoksulluğu anlamakEkranda bir düğünden görüntüler. Tanınmış türkücü ve şarkıcılar sahnede boy gösteriyor. Düğün ahalisi gelin ve damatla birlikte dansa kalkmış. Bu arada birileri ellerindeki 5 milyonlukları türkücü ve şarkıcıların, gelin ve damadın başından aşağı savuruyor. Dans pisti 5 milyonluklarla dolmuş. Ayakların altında milyonlar... Anadolu izlenimlerim geldi aklıma... Güneşin bağrında 2.5-3 milyon yevmiye ile çalışan ırgatlar, ameleler... Sırtlarında bebeleri, yazın tüm güneşini iliklerinde hisseden kadınlar... Bir çadırda geçen hayat... Suyu, tuvaleti, banyosu, yemeği perişanlık olan... Çapa çapalayan, pamuk toplayan... henüz çocukluğunu yaşamamış çocuklar, üç kuruş için ömür törpüsünde... Acaba, bir düğünde ayaklar altında yığılan 5 milyonlukların bir teki onların hayatı için nasıl bir bedel anlamına geliyor? Bunu anlamak kolay değil. Üç-beş milyonun Anadolu'da milyonlar için ne anlam ifade ettiğini anlamak kolay değil. Gafil davranıp sakın şöyle bir soru ile söze girmeyin: -Canım 10 milyonun sözü mü olur? Öyle bir sözü olur ki... 10 milyon, güneşin bağrında üç gün ter dökerek kazanılıyorsa, canından yonga koparmak gibi bir şeydir. Ve Anadolu'da milyonların hayatı budur. İstatistikler, diyelim, bu gazeteye ayıracak kadar parası olanlar için bile çok açıklayıcı değer taşımıyor. Çünkü "gazete alıp okumak", o dünyanın insanı için lüks. Çünkü bir lokma ekmek her şeyin önünde. Et lüks, meyve lüks, kültür lüks, eğlence lüks, siyaset-ülke yönetimi ile ilgilenmek lüks... Nerdeyse ömür boyu bir lokma ekmek için verilen bir mücadele söz konusu... Meselâ, "açlık sınırında yaşayan" insan ne demek? Bunu anlayabiliyor muyuz? Şehir ekmeğini köy ekmeğine katık eylemek ne demek? Bunu anlamak için belki bir gün, "amele"nin tarladaki hayatını paylaşmak lâzım. Memurların-emeklilerin "bize yüzde on zammı lâyık görenler bir ay bizim maaşımızla yaşasınlar, yaptıkları helâl olsun" demeleri anlamsız değil. Geçim derdi yakıcı bir şey. Ve onu, milyonlar paylaşıyor bu ülkede... Hele işsizler... 28 Şubat 1997 günlerinde, "iç tehdit konsepti" oluşturulurken, Devet İstatistik Enstitüsü (DİE)'nün bir gelir dağılımı raporundan söz edilmişti. Buna göre, Türkiye nüfusunun yüzde 20'si açlık sınırının altında, yüzde 20'si yoksulluk sınırında yaşıyordu... 28 Şubat mantığı, bu toplumsal zemini, "irtica"nın istismar ettiğini, irticai kurumların yoksul kadınlara ayda 500 dolar vererek çarşaf giymeye yönelttiğini düşünüyordu. Bu mantıkla, dindar yardım kuruluşları bile tehdit konsepti içinde değerlendirilmişti. Anlaşılan, "irticai çevreler"in parası yetmedi (!) 28 Şubat'ın siyasi kadroları da gerekli tedbiri alamadı ki, geçen sürede, bu görüntü daha da derinleşti ve şimdi, medyaya geniş biçimde yansıyan Zet Nielsen grubunun raporuna göre, gelir dilimleri arasında müthiş bir uçurum oluştu. Fukaralık toplum katmanlarının boynunu daha çok sıkmaya başladı. Düşünün ki, 11 milyon insan, BM standartlarına göre 300 milyon lira olan açlık sınırının bile altında 164 milyon lira ile yaşarken, 2 milyon 790 bin kişi ayda 3 milyar 200 milyon lira harcıyor. Ülkenin 9 milyonluk nüfusu ile geriye kalan 54 milyonluk nüfusu arasında yaşama standardı açısından derin uçurumlar var. Bu rakamlar, bütün korkunçluğuna rağmen ülkede "yaşanan gerçek"liği tam ifade etmekten uzaktır. Evet yaşanan gerçek, diyorum. Onu ancak, amele çadırındaki, ya da emeklinin evindeki hayatı görerek-bir günlüğüne paylaşarak anlamak mümkündür. Onun için, Urfa'ya gittiğimde, kendi kendime, "aydınlar için memleket seferleri düzenlenmeli" demiştim. Memleketin bu yörelerindeki hayatı göstermek amacıyla... Urfa, Diyarbakır sokaklarında gezen çocukların gözlerindeki çaresizlik başka nasıl anlatılabilir? Televizyon seyredenler, bedava ekmek dağıtımında yaşanan kargaşayı kolay anlayamıyorlar. Çünkü bir bedava ekmeğin onların hayatındaki anlamını yeterince hissedemiyorlar. Bir yakıcı dalga, bir ömür törpüsü, bir kahredici pranga yoksulluk Anadolu'da... 28 Şubat, "dindar kesimler"in yoksullara ulaşma yollarını tıkadı, ama yoksullara ekmek götürmedi... Bu süreçte uygulanan ekonomik istikrar programı ise, yoksulluğu sadece derinleştiriyor... DİYANET'E UYARI: İstanbul'dan bir Kur'an Kursu görevlisi aradı ve "Camilerdeki yaz kursları"nın perişanlığını anlattı. Konu şu: Diyanet, Hac görevlisi olarak belirlenen imam ve müezzinler için 15 günlük bir eğitim semineri düzenlemiş. Sadece İstanbul yakasında bu seminerlere 160 din görevlisinin katıldığı ifade ediliyor. Aynı durumun Anadolu yakasında ve tüm Anadolu'da da mevcut olduğu belirtiliyor. Kimi camilerin hem imamı hem müezzini seminer için camiden ayrılmış. Böylece camide hiçbir görevli kalmamış. Beni arayan ve hafızları dinlemekle görevli olduğunu bildiren Kur'an Kursu öğretmeni "Şu anda bize komşu olan camide ne imam var ne müezzin, Kur'an okumak için gelen çocuklar geri dönüyor, ne olur Diyanet'i uyarın, çocuklarımız için tanınan bu cılız imkânı da kendi ellerimizle heba etmeyelim" dedi. Evet, Diyanet'in gündemine küçük bir uyarı...
atasgetiren@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|