| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Fasaryacılar niçin anti-demokrat olurlar?Tanıdığım mahviyyet ehli bir zât vardı; kendisi ne zaman "İşler nasıl gidiyor?" suâline muhatap olsa, "İşler kendi kendine gidiyor; biz de arkalarından gidiyoruz" şeklinde cevap verirdi. Güyâ böylelikle nasıl gittiği merak edilecek işler yapmadığına, yaptığı işlerinse kendilerini ona dayattıklarına, daha açıkçası onları yapmak zorunda olduğu için yaptığına işaret etmiş olur; dolayısıyla fasaryacılıktan utanmadığını, utanmak ne kelime, bilakis şeref duyduğunu, çünkü fasaryacılığın kendisini özü-gür kıldığını söylemeye çalışırdı. Geçenlerde Mustafa Kutlu, aynı suâli çok daha veciz bir biçimde cevapladı: "İş deyince" dedi; "iki şey akla gelir. Birincisi siyaset, ikincisi ticaret. Bizimkiler (fikir ve sanat işleri) bu ikisinin dışında kaldığından, onlara iş bile denemez. Olsa da olur, olmasa da olur. Bu nedenle nasıl gittikleri pek önemli değil!" Oysa fikir ve sanat erbabı, çoğunlukla yaptıklarının iş olmadığını, işten sayılmadığını, daha doğrusu siyasî ve ticarî bir kıymet taşımadığını farkedince, yapmakta oldukları işlerin siyasî ve ticarî sonuçlarını hesaplamaya, bu sonuçları doğuracak veya bu tür sonuçlarla birleşecek tarzda iş görmeye başlarlar. Bu durum şöhret (ün) ile itibar (saygınlık) arasındaki zorunlu çelişkiyi andırıyor. Bazı insanlar önemsenmenin bir koşulu saydıkları şöhretin peşinden koşup onu bir süre sonra elde ettiklerinde, hâlâ gerçek anlamıyla önemsenmiyor olduklarını, itibar görmediklerini farkederler ve tabiatıyla, bu sonuca çok şaşırırlar; şöhret kazanmışlar ve fakat itibar kazanamamışlardır çünkü. Şöyle bir etrafınıza bakın (ve bu arada etrafın eşraf demek olduğunu sakın aklınızdan çıkarmayın), göreceksiniz ki ortalık şöhretli ve fakat itibardan yoksun kimselerle dolu. Acaba neden? Şöhret, kişinin önüne ticaret ve siyasetin sağladığı imkânları koyar koymasına ama ona beklediği gibi saygınlık kazandırmaz; hatta -garip bir biçimde- kişinin şöhreti artarken, aynı oranda itibarı azalıverir. Siyaset ve ticaret kalabalıklarla uzlaşmayı gerektirir ve bu nedenle iş olmak vasfına hak kazanır. Kalabalıkları önemsemeksizin iş yapamazsınız; iş yapamazsanız şöhret elde edemezsiniz. Peki ya itibar? İtibar, kalabalıklara rağmen elde edilen ve sanıldığının aksine kalabalıklar tarafından iltifat görmeyen bir haslet. Bu nedenle "marifet iltifata tâbidir" sözü ehl-i itibar için geçersiz... Çünkü gücü kendisinden... 'Güç' sözcüğü sizi aldatmasın; zira bu 'güç' siyaset ve ticaretle uğraşmaktan hâsıl olan güce (şöhretin gücüne) benzemez. Başkalarına aslâ taalluku yoktur. İtibarın gücü, itibar sahibinin başkalarına rağmen varolmasını sağlarken; şöhretin gücü, şöhret sahibinin başkalarıyla ve başkaları için varolmasını zorunlu kılar. İtibar, sahibini özgürleştirirken; şöhret, sahibini köleleştirir. İlki, özü-gür olduğu için, kendi kendine yettiği için, başkalarınca iş sayılmayan fasaryalarla meşgul olduğu için saygı görürken; diğeri, başkalarına muhtaç olduğu için, başkaları adına yaşadığı için, başkalarınca var edildiği için başkalarının kendisine verdiğiyle yetinmek zorunda kalır. İslâmcılara, fasaryacılığı bırakmaları koşuluyla varolma imkânı tanınmasının en başat nedeni işte bu! Çünkü fasaryacılıktan vazgeçtikleri takdirde, kendileri olarak kalamayacakları biliniyordu. Artık fasaryacı değiller; şimdi(lik) onlar demokrat!
dcundioglu@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|