|
|
|
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Bu bir yargı kararı mı?".....Dosyanın incelemesinden davacı hakkında yapılan inceleme sonucu düzenlenen inceleme raporunda eğitim yöneticisi olarak resmi görevini başarıyla sürdürdüğünün, çalışma saatleri içerisinde namazlarını aksatmadığının, eşinin bir sembol olarak kabul edilen türbanı taktığının ve kapalı dolaştığının, ulusal bayramlar ve cumhuriyet balosu dahil, eşiyle hiçbir toplantıya katılmadığının, bu bağlamda çevrenin sosyal ve kültürel ortamından uzak, belli bir kesimiyle uzlaşmış ve birlikte hareket eden kapalı bir aile yaşantısının ortaya çıktığının belirlendiği, bunun üzerine davacının eğitim öğretim faaliyetlerinde başarılı çalışmalar yaptığı, ancak bir yöneticide bulunması greken özelliklerden olan tarafsızlık ilkesini ihlâl eder nitelikte bilgi ve duyumların küçük bir ilçede yaygın bir şekilde konuşulduğu; somut örneği olmasa da toplumda bazı çevrelere karşı zaafı olduğuna dair yorumlar yapıldığı....." Dünkü Akit gazetesinin manşet haberinde yer alan bu ifadeler, bir Danıştay kararının gerekçesine girmiş. Olay şu: Malkara Milli Eğitim Müdürü Mustafa Ünsal, görevinden alınıp Çorlu Lisesi'ne öğretmen olarak tayin ediliyor. Ünsal, Bölge İdare Mahkemesi'ne başvurarak tayini iptal ettiriyor. Bunun üzerine Milli Eğitim, Danıştay nezdinde İdare Mahkemesi'nin kararını temyiz ediyor. Ve Danıştay, bu gerekçelere dayandırdığı kararında, Bölge İdare Mahkemesi'nin kararını iptal edip, Ünsal'ın sürgününü onaylıyor. "Yargı kararı" son derece ilginç. İlçedeki söylentilerden yola çıkan bilgilerle, sizin namazınız, eşinizin başörtüsü ve aile dostlarınız, bir yüksek mahkeme kararında aleyhinize kanıt olarak kullanılıyor. Sistemi laik, halkı Müslüman bir ülkede yargıçlar, sizin dini-kültürel değerlerinizi-eğilimlerinizi suç haline dönüştürüyor. Pes! Yazık! Yazık ama bu, Türkiye'de yargı alanında tek örnek değil. Daha önce bir yargıç, eşi başörtülü olduğu gerekçesiyle DGM'deki görevinden alınıp, sürülmüştü. Başörtülü öğrencilerin eğitim haklarını engellediği gerekçesiyle üniversite yönetimi hakkında soruşturma açan bir başsavcı, sürülmüştü. Edirne, Bursa ve Samsun'da, başörtülü öğrenciler lehinde kararlar veren bölge idare mahkemesi yargıçları, dosyalarına, "kararlarına ideolojik görüşlerini yansıtırlar" notu düşürülerek sürülmüşlerdi. Bunlar, geride kalan tüm yargıçlar üzerinde baskı oluşturan ve onların kararlarını belli istikamete yönlendiren uygulamalardı. Bunlar, devlet hizmetindeki tüm insanları, inançları ve devlet siyaseti arasına sıkıştıran, bunaltan ve derin kişilik çatışmalarına yol açacak nitelikte uygulamalardı. Gerçek anlamda, hukukun zorlanmasıydı. "Hukukun siyasallaşması" kanaati, böyle böyle oluşmaktaydı. 312'nci madde uygulamalarında, yargıçların yorumları üzerindeki tartışma bu yüzden ortaya çıkmaktaydı. Demokratik bir ülke, anayasasında, inanç, düşünce, ifade özgürlüğü gibi evrensel insani açılımlara yer veren bir ülke, bir hukuk devleti, nasıl bu metinleri yargı kararı halinde arşivleyebilirdi? Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, çarpıcı bir tesbitte bulunuyor: "Türkiye'de hukuk, özellikle son birkaç yıldır devlet siyasetinin basit bir aracı haline gelmiş, yurttaşlar için güvence olmaktan çıkarak kendisi bir tehdide dönüşmüştür." ( Yeni Binyıl, 20 temmuz 2000, s. 19) "Hukuk devleti" iddiasındaki bir ülke hesabına, bundan daha acı bir tesbitte bulunulamaz. Haklarınızı aramak için başvuracağınız müessese size karşı tehdide dönüşmüşse, nereye sığınabilirsiniz? Onun için mi, Türkiye'de sık sık hukuk yolları tıkanıyor ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kapılarını en çok bizim insanlarımız aşındırıyor? Yargıtay Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk, "312'inci maddenin düzeltilmesi mümkün değildir, kaldırılmalıdır" diyor. Neden? Çünkü "suç tanımı"nın sağlıklı yapılmasına imkân vermeyen bu madde, gerektiğinde, hakim kadroların safdışı bırakılmasını planladığı çevreleri hukuk yoluyla tasfiye imkânı sağlıyor. Adalet Bakanı Türk'ün tesbitiyle "zorlayarak da olsa 163'üncü madde yerine kullanılıyor." Bu ifade bile, hukuk devleti adına bir skandalın itirafıdır. Türkiye biliyor ki, 163 de, böylesine kaypak bir maddeydi. Dini kitap okuyan insanlar, "din istismarı" ya da "din devleti kurma girişimi"nden cezaevini boylardı. Sayın Adalet Bakanı acaba, 312'deki değişiklik önerileriyle, bu maddenin, "zorlayarak da olsa" başka maddeler yerine kullanılmasının önlenebileceğine gerçekten inanıyor mu? 312'nin "tadil edilerek de olsa" kalması taleplerinin altında ne yazık ki bir iyiniyet görmek zor. Zaten "elimizde bir madde bulunsun" deniyor. Bulunsun ki, oradan yola çıkıp, gerektiğinde birileri için tasfiye mekanizması işletilsin. Hatta, "312 olmazsa başka maddeler devreye girer" deniyor. Yani şu anda uyuyor gözüken bir başka madde, yeni misyonlarla devreye girer! Ne hukuk ama! Oysa bu, hukuk devleti safiyeti değil. Yargı'nın toplum nezdindeki itibarı aşınıyor... Alt basamaklara iniyor yargının itibarı... Türkiye, yargı adına verilmiş bu tür garip kararlarla, hukuk devleti iddiasını güvenle sürdüremez. Sistemde reform kadar, uygulama mantığında da reforma ihtiyaç var.
atasgetiren@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|