| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
İşkenceler arasındaAğaç gövdeli işkence, ayar vidalı demir işkenceler, "C" işkenceleri, çerçeve işkenceleri, el işkencesi, kenar sıkma işkencesi, köşe işkencesi, masif sıkma işkenceleri (tek vidalı, çift vidalı), putrel işkenceler, tabla işkenceleri, vidalı ağaç işkence, vidalı demir işkence... Bu terimler, marangozluk başta olmak üzere çeşitli zenaat dallarında kullanılan malzemelerin birbirine bağlanması, yapıştırılması işinde kullanılan araçların adlarını bildiriyor. İşini yapmak için işkence adı verilen araçları kullananlar belki "iş" ile "işkence" arasındaki ses yakınlığından yola çıkarak işkencesiz iş yapılamayacağını, işkenceden geçmeyen işin dayanıksız ve dayanaksız olacağını düşünebilirler. Oysa "işkence"nin dilimizin "iş"iyle ilgisi yoktur. Farsça'nın "şikenc" ve "şikence" kelimelerini kolay söyleyelim diye "işkence" yapmışızdır. Ferheng-i Ziya'ya göre şikenc; büklüm, kırmızı renkli bir yılan, musikide usul ve nağme, hile, hıyarcık hastalığı anlamlarına geliyormuş. Bütün bu anlamlarda olağandan, düzden, düzgünden, sağlıklıdan ayrılma özelliği görülebilir. Sözcük, "şikünc" biçiminde söylendiğinde günümüz Türkçesindeki yaygın anlamını okşayan bir anlama kavuşuyormuş: Çimdik. Çimdik; okşamadan, sıvazlamadan, tapışlamadan, pışpışlamadan, ovmadan ne kadar farklı bir eylemdir! Çimdikte, amacı ister cezalandırma, ister uyarma olsun, acıtıcı, kıstırıcı, sıkıştırıcı bir yan var. Çimdik, özel dikkat ve hazırlık isteyen niteliğiyle, öfkeyle ansızın patlayıveren bir şamara ya da tokada oranla işkenceye daha yakın bir davranış. "Şikence", bizdekiyle aynı anlama geliyor: Eziyet, işkence. Fakat sözlüğün "şikence"ye örnek diye verdiği Kaanî'ye ait dize hayli ilginç: "Turâ şikünc be-gîsû, merâ şikence be-cân" Ziya Şükûn, şairin kelime oyununu fedâ ederek, "Senin zülfün kıvırcık, benim ruhum azapta." diye çevirivermiş bu dizeyi. Şiirin öncesini sonrasını bilsem, ya "Senin saçında büklüm, benim canımda işkence" diye yahut "Senin saçındaki kıvrım, işkencedir canımda" diye çevirebilirdim. Bütün bunların, nice insana ölümü özletecek denli acı ve ürküntü veren, karakollarda, tutukevlerinde, cezaevlerinde, hücre evlerinde, mafya mahzenlerinde, genel ve hattâ özel evlerde düzenli düzensiz uygulanan işkencelerle ne ilgisi var? İlk bakışta, doğrudan bir ilgisi yok belki ama elindeki keresteyi işkenceye sokan marangozla, karşısındaki sanık, suçlu, hain, tutuklu, tutsak, düşman... üzerinde işkence uygulayan görevli, yetkili, sorgucu... arasında, ellerine düşen varlığı "nesne" gibi algılama bakımından bir benzerlik olmalı. Bir insanın, hele hak, hukuk, vicdan kavramlarıyla ilişkisi olan bir insanın, tıpkı kendisi gibi insan olan birine işkence uygulayabilmesini benim havsalam almıyor. Hele bunun "adalet" sistemi içinde "yerleşmiş" ya da "rastlanabilir" bir uygulama olması, anlaşılabilir, hoşgörülebilir ve savunulabilir bir durum olamaz. İşkenceciler, insanın ve insanlığın düşmanı olarak yargılanmalı ve sonsuza dek mahkûm edilmelidir. Sanırım, sorunun temelinde insanın anlamı ve değeri konusunda yaşamakta olduğumuz teorik ve pratik sapmalar, önemli bir yer tutuyor.
ikardes@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|