| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Cenk Koray'ın ardındanCenk Koray'ın vefatına çok üzüldüm. Mehmet Ali, Akşam'ı çıkaracağı günlerde sevinçle bana gelmiş "Cenk ağabey ile konuştum, kabul etti. Akşam'da yazı yazacak" demişti. Koray, hep muhafazakâr görüşte olmuştu. Dindar bir yapıdaydı. Bu yüzden Mehmet Ali ile çok iyi anlaşıyorlardı. Bir tek gün dahi birbirlerini kırdıklarına şahit olmadım. Akşam'ın dağıtımı durdurulduğu zaman, Cenk, sokaklara dökülmüş, gazetenin yaşatılması mücadelesine can-ı gönülden katılmıştı. Akşam'dan Güneş'e
İki gün önce Rıza Zelyut ile Cenk Koray'ın, Akşam yerine Güneş'te yazacaklarını duyunca "Şu Karamehmet'in vefasızlığına bak!" cümleleri dökülmüştü ağzımdan. Aslında belki Karamehmet'in haberi dahi yoktu bu değişimden. Haberi olsa bile, insan yüreğinin içindeki kıpırtıların kimyasına yabancıydı. Kişilerin, gazetelerine, köşelerine, okurlarına bağlanabileceğini herhalde hiç aklından geçirmemişti. Onunkisi taammüden cinayet sayılmazdı bu yüzden. Taksirsiz suçlar cinsindendi. Cenk Koray'ın hüznü Akşam'daki veda satırlarına yansımıştı: "Sevgili Akşam'cılar... Gazetemizin yayın hayatına geçmesine bir ay kala, Akşam'da göreve başladım. Mürekkep kokuları ile, ilk sayının ilk baskısı gazete idarehanesine geldiğinde kapıda karşılayanlardan birisi de bendim. Akşam, yeni bir çocuk gibi konuverdi kollarıma. Geçen yıllar içinde Akşam'la birlikte yaşlandım. Ama ihtiyarlamadım. Bu gazete benim yaşam sevincim oldu. Tirajımız milyonlara ulaşınca, bizi, yani gazetemizi dağıtmak istemediler. Yollara çıktık. Elimizde gazetemiz, sokaklarda kendimiz satıp yaşatmaya çalıştık. Sizler, siz değerli ve vefalı Akşam'cılar, bir an bile bırakmadınız bizi. Bir an bile bize arkanızı dönmediniz. Zaten bırakıp arkanızı dönse idiniz, bugün bu gazete yaşamıyordu. Akşam, sizlerin sayesinde tırmandı durdu. Tırmanan bu gazetenin bir yazarı olmaktan hep gurur duydum. Hayatımın en acı günlerinde sizler benim derdimi paylaştınız. Hepinize teşekkür borçluyum. ...Allah'ın, Akşam gazetesinde yazdığım yazılara koyduğu süre, biçtiği müddet sona erdi. Bugün Akşam gazetesinde sizlere son defa hitap ediyorum. Bütün amacım öldüğüm gün, Akşam'daki sütunumun boş olarak yayınlanması idi. Ama kısmet değilmiş. Ne yapalım. Gazetemiz yönetimi, yazılarıma bundan böyle kardeş yayınımız "Güneş" gazetesinde devam etmemi istedi..." Bir başka veda
Cenk Koray'ın veda mektubu ölüm haberiyle birleşince içimde fırtınalar koptu. Bir kaç yıl öncesine uzanıverdim. Ve bir başka veda mektubu geldi hatırıma. Akşam'da, işime son verildiği zaman benim yazdığım mektup: "Sevgili okuyucularım, karanlığın en koyulaştığı an, aydınlığa en yaklaştığınız zamandır. Türkiye'nin derdini dert edinen bizim gibi insanların, bu karanlıktan pay almasını da çok tabiî karşılamak gerekir. Kolay olan, gelene ağam gidene paşam demekti. El etek öpmekti. Yanlışları düzeltmeye çabalamak yerine, hataları, tartışılmayan doğrular olarak takdim etmekti. Ama, mesleğinin itibarını düşünen, inancından fedakârlık etmeyi en büyük zul addeden bizim gibi birisi, eğilip bükülmektense, elbette kırılmayı tercih eder. 'Küçük işleri bile görmek gücünde olmayan kişiler, devlet hizmetinde, iş âleminde veya basında, büyük işler görmek hevesine kapılırlarsa, kendi hârikalarını yaratırlar, ama bedelini de başkalarına ödetirler' diyor rahmetli Kâzım Taşkent. Kötüden kurtulmak isteyen, en kötüden korkmadığını göstermeli. Demokrasi, faziletli insanların rejimidir. Ancak cesur ve faziletli insanlar, kötüyle mücadele edecek gücü kendilerinde bulabilir. Para, ahlâk ile birikirse göl, ahlâksızlıkla birikirse bataklık olur. Politika, ehil insanın elinde uygarlık ateşi, cahil ve kurnazların elinde yangın alevidir. Biz, bu alevlerin arasından çok geçtik. Bir çok defalar, kalemimizi elimizden aldılar; kendilerini düzelteceklerine bizim yazdıklarımıza çeki düzen vermeye kalkıştılar. İnsanlar kör olmadan da karanlıklara gömülür. Kendi kısır menfaatinin saçtığı cılız ışığı, gerçek aydınlık sananlar daima çıkar. Bilmezler ki güneş doğduğunda, diğer ışıkların tümü gölgelenecektir. Mumun alevinde ısınmaya çalışanlara acımamak mümkün mü? Evet, sevgili okurlarım, bu bir veda yazısı. Artık, Akşam'dan ayrılıyorum. Türkiye'deki yaralı demokrasi benim savunduğum doğruları taşıyamadı. Yeni baştan başlasaydım ne yapardım dersiniz? Kırılıp bükülüp el etek mi öperdim? Hayır. Ben başı dik, vicdanı hür bir yazarım. Gün ola harman ola! Her gece iki gündüz arasındadır!" (20 Mart 1998 - Akşam) Nasıl işten atıldım?
Mehmet Ali, Akşam'ı Mehmet Emin Karamehmet'e devrettikten sonra, murahhas üye sıfatıyla yönetimdeki görevini sürdürüyordu. Gazeteyi yüksek meblağlar ödeyerek almak isteyenler olmuştu; ama o, çalışanları, maceraperest patronların eline terk etmek istememiş, müesseseyi ayakta tutacak, maaşları zamanında ödeyecek güvenilir bir isim aramıştı. Karamehmet, hiçbir bedel ödemeden, Akşam'ı, sadece borcu karşılığı hak ve vecibeleriyle birlikte devralmıştı. 1998'in Mart ayı... hangi gün hatırlayamıyorum. Öğlen, yemekte, Mehmet Ali'nin durgunluğunu fark etmiştim. Ağzını bıçak açmıyordu. Can Aksın'la, gizli gizli bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Dertliydi... hem de çok dertli. Yazımı yazmak üzere odama gittiğimde, idari işlerin başında bulunan Sualp Kalleci'nin sekreterinden bir telefon aldım: "Bülent Ergin ile Sualp Kalleci ziyaretinize gelmek istiyorlar" Birden zihnimde şimşekler çaktı. Böyle bir ziyaret pek hayra alâmet sayılmazdı. Mehmet Ali'nin yüzünde dolaşan o hüzün ile bu beklenmedik ziyareti birleştirince gerçeği anladım. Bunlar beni işten çıkaracaklardı. Hemen Mehmet Ali'yi aradım ve sordum "Evet" dedi. "Dün Mehmet Emin Karamehmet telefon etti. Anneni işten çıkartacaksın; bu kararı ona sen tebliğ edeceksin diye de talimat verdi. Ben, sebebini sordum. Bir gerekçe göstermedi. Bunu sana nasıl söyleyeceğim diye dertlenip duruyordum. Ben de istifa etmeyi düşünüyorum..." Mehmet Ali'ye istifa etmemesini telkin ettim. Ama zaten, Karamehmet onu da işten çıkarmaya karar vermişti. Bir yıl önce, gazetesini satın aldığı Mehmet Ali'yi, öylece, hiçbir tazminat ödemeden kapının önüne koyuverdi. Ilıcaklar operasyonu
Türkiye'nin en zengin işadamlarından biriydi Karamehmet; Ilıcaklar operasyonundan sonra, GSM lisansını 500 milyon dolar ödeyerek satın aldı. Böylece dünyanın en zenginleri arasına girdi. Ehh..."en zengin olmanın elbette bir bedeli vardı" Bu bedel, bazen insanı satmak da olabilirdi. İsviçre'de kaçak olarak geçirdiği yıllarda, Mehmet Ali'nin babası Kemal Ilıcak, Karamehmet'e sahip çıkmıştı. Karamehmet, Kemal Ilıcak'a olan vefa borcunu, onun oğlunu işten çıkararak ödüyordu!!! Ne tesadüf (!) tam da o günlerde TRT, Mehmet Ali Ilıcak, Emin Şirin ve Can Aksın hakkında, dolandırıcılık suç duyurusunda bulundu. Oysa, TRT ile Akşam gazetesi arasında, 1 yıldır süren bir hukukî ihtilâf mevcuttu. Ve gazete, ihtilâf çözülür, bir borç doğarsa parayı ödemeğe hazırdı. Ama TRT'nin emir kulu yöneticileri, sadece kendilerine denileni yaptılar... Ilıcak, Şirin ve Aksın'a iftira attılar. Mehmet Ali'nin mektubu
Sevgili Cenk Koray... duygulu, sanatkâr arkadaşım. İşte bunlar böyledir. İnsanı silindir gibi ezer geçerler. Düşünmezler ki, bir insan, Sultan Süleyman'ın bin hazinesine bedeldir. İşime son verilmesinin akabinde Mehmet Ali, arkamdan şunları yazmıştı: "Bazı yazıları yazmak gerçekten çok zordur. Zannediyorum, bu yazılardan birini yazmak üzereyim. Nazlı Ilıcak'ın ayrılmasıyla Akşam gazetesinin temeli zedelenmiştir. ...İtiraf etmeliyim ki bundan sonra, Akşam'ın lezzeti farklı olacak. Yıllarını demokrasi mücadelesine adamış, bu uğurda hapislere girmiş Nazlı Ilıcak, artık aramızda yok. Akşam ailesi adına üzgünüm, hem de çok. 'Karanlıkların efendisine' yenilmiş olmanın hüznünü yaşıyorum. ...Ama bugün için şer gibi görünen bu gelişmenin, yarın hayra dönüşmeyeceği ne malûm? Bu yüzden sükûnet içinde, gelişmeleri izlemek durumundayız. 'Her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır' Yarınlara ümitsiz bakmıyorum; tünelin sonunda ışık var. Allah'a inanmayan, başlangıcı ve sonu yalnız bu dünya olarak görenlere acıyorum. İhtirasın, kudret tutkusunun körelttiği gözlerine baktıkça, şeytanın onları fethettiğini görüyorum. Allah, yaradandır, her şeye mutlak hâkim olandır. Bismillahirrahmanirrahim; rahman ve rahim olan Allah'ın adı anlamına gelir. Ben ve benim gibi düşünenler, işte bu söze sığınır. Mücadelemizi sonuna kadar yapar, ancak, hedeflerimize ulaşmak için Allah'ın tanıdığı sınırları aşmayız. Çünkü bizler için, bu yaşanan hayatın anlamı sadece bir imtihandır. Bizler, Yüce Rabbimiz'in huzuruna çıkacağımız gün ve ondan sonrası için yaşarız..." (21 Mart 1998 - Akşam) Bu, Mehmet Ali'nin son yazısı oldu. Önce işten uzaklaştırıldı, sonra -beraat edene kadar- iki yıl, davalarla cebelleşti. Peki, mücadeleyi "Karanlıkların efendisi" mi kazanacak? Yani Şeytan mı? Hak değil, Bâtıl mı, haksız olan mı, galip gelecek? Haklı, güçlü karşısında yenik düşmeğe mahkûm mu? Hayır... Çünkü, keser döner sap döner, gün gelir hesap döner. Bakalım, Mevlâm neyler; neylerse güzel eyler. Cenk Koray vefat etti. Onu, ebedî istirahatgâhına, oğlunun yanına, sevgi seli gibi coşan dostları uğurluyor. "Bâki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş" Hoş seda yerine boş seda bırakacak olanlara, keşke bu içten gelen, samimi uğurlama bir ders olsa! İhtiraslarına gem vurup, insana değer vermeyi keşke öğrenebilseler. Taze bir başlangıç için henüz vakit geç değil. Ne de olsa "Her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır."
nilicak@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|