T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Beden diliyle Şaron ve Ecevit

İsmi Beyrut Kasabı'na çıkmış bir Başbakan'la ismi şaire çıkmış romantik Başbakan'ın karşı karşıya gelişini, daha doğrusu, bir yanda küstah ifadeleri fütürsuzca savuran (savunan), diğer tarafta aczin yan yana oturuşunu izledim. Şairler cesur olurdu benim bildiğim. Cesaretten mahrum bir romantizmin naif, hafif duruşundan başka bir şey görünmüyordu. Kuru yaprak gibi titrek bir sesin dağınık, kararsız, yönünü bulamamış ifadeleri boşluğa düşüyordu.

Şaron ve Ecevit karşılaşmasına sadece beden dili açısından bile yaklaşmak yapılacak pekçok diplomatik, stratejik analizden daha açıklayıcı olabilir. Semiyolojinin (göstergebilim) imkanlarını kullanarak iki liderin oturuş (duruş), konuşma (söylem) tarzını çözümleme açısından bu denli elverişli basın toplantısı örneği çok az bulunabilirdi.

Şair'in, beden olarak iyice çökmüş bir görüntünün çağrıştırdığı imajı desteklercesine titrek bir ses, mahçup ve ürkek bir eda ile dile getirilen kararsızlık ifadeleri. Peşinen, yanında oturan politikacının, bölgede gittikçe yalnızlığa itilen, Belçika'da (aslında Avrupa Birliği'nin tavrı olarak okumak gerekir) savaş suçlusu olarak yargılanan Avrupa başkentlerine çıktığı ziyarette aradığını bulamamış bir politikacı karşısında sahip olduğu tarihi, kültürel, jeostratijik üstünlüğgünden bihaber eziklik görüntüsü veriyor.

Bölge dengelerinin en belirleyici ağırlığına sahip ülkenin başbakanına özgü kararlı, belirlenmiş stratejik hedeflerinin gerektirdiği kararlılığın gereklerine göre konuşan bir diplomasi dilinden çok uzakta; savrulan, boşluğa uçuşan kelimeler dökülüyordu. Karşısındakinin mutlak üstünlüğünü, haklılığını, karşı konulmazlığını ihdas ettiren, içselleştiren bir duruş... Cümleler arasına serpiştirilmiş ve her anlama gelebilecek "barış" gibi içi doldurulmamış kavramlar bir tezi dillendirmekten çok Şaron'un istismarına cesaret veren bir fonksiyona dönüştü.

Ecevit'in zaten çok kısa süren konuşması sonunda Türk hükümetinin Ortadoğu, Filistin, İsrail konusunda sorunun birinci dereceden muhatabı Şaron karşısında neyi savunduğu, neyi telkin ettiği bir yana; namı diğer Beyrut Kasabı'nın hangi politikalarına karşı çıktığı anlaşılmadı. Muğlak olarak dillendirilen, ne anlama geldiği meçhul, belli bir konsepte oturtulmamış, tanımlanmamış "barış" gibi kelimelere ise zaten kimsenin itirazı olamazdı ve Şaron'un döktüğü kanlar da bu barış içindi!

Ecevit'in naif, zarif, hafif, mahçup ve de bikarar duruşu izlenen muğlak Ortadoğu politikasının beden dili ile ifadesinden/dışavurumundan başka bir şey değildi.

Şaron ise kaba, pervasız, küstağa varan agresif duruşu ile toplantının havasına hakim olmasını bildi. Filistin tarafından bahsederken iki farklı dil kullanması hem İsrail politikacılarının taşıdığı psikolojinin anlaşılması hem de tarihi Yahudi karakterinin çözümlenmesi açısından önemli ipuçları veriyordu. Filistinliler'e karşı alabildiğine saldırgan, kaba ve pervasızdı. Sık sık kullanmaktan şehvet derecesinde haz duyduğu terörist kelimesi ise Batı'nın gözünde Filistinli ve Müslüman imajına uygun görünse de inandırıcı olmayan bir sahtelik hemen seziliyordu. Ecevit'in araya sokuşturduğu minik eleştirimsi sözcüklere bile diplomatik nezaketi aşan boyutta itiraz ederek saldırganlaşmaktan çekinmedi. Sanki Filistinliler, Şaron'un, ziyaret öncesi Türk televizyon kanallarına poz verdiği çiftliğini işgal e tmişlerdi, çiftlğini işgalcilere karşı koruyordu.

Saldırgan ve agresif üslup alanında ustaca sergilenen bir acındırma sömürüsüyle gizlenmeye çalışılıyordu. Bu acındırma psikolojisi tarihi Yahudi karakterini belirleyen en önemli özelliktir ve bu Beyrut Kasabı olarak anılan Şaron için de geçerlidir.

Efsanelerini evrensel ve mutlak gerçekler gibi Türkiye'nin, İslam aleminin, Hristiyan alemini ve tüm dünyanın gözünün içine bakarak sunmaktan çekinmedi. Harem-i Şerif isminin geçtiği soruya verdiği cevapta hiçbir diplomatik dile başvurma gereği bile duymadan Kudüs ve Mescid-i Aksa konusunda misafiri olduğu Müslüman bir ülkenin değerlerini, inançlarını hiçe saymaktan çekinmedi. Tüm bunları Ecevit'in gözlerinin içine baka baka söylemiyordu. Zira, Harem-i Şerif'in Yahudi mabedi olduğunu, Kudüs'ün İsrail'in ezeli ve bölünmez başkenti olduğunu söylerken Ecevit yere bakıyordu! Şaron Kudüs ve Mescid-i Aksa konusundaki efsanelerini Ecevit'in önünde tekrarlamakla temel anlaşmazlık konusunu Türkiye'ye taşımıştır. Türkiye bölgenin gerçek ve meşru gücü olduğunu hatırlayıp gerektiği biçimde strateji üretemez ve ağırlık koyamazsa Şaron'un pervasızlığı ileri gidecek, bizzat kendi halkının değerlerine karşı İsrail efsanelerinin tarafına düşecektir.

Bu politikayı ne Ecevit'in zayıf omuzları kaldırabilir, ne de Türkiye Şaron'un şımarıklığını taşıyabilir.

Şaron'a (ve politikalarına) bu kadar yakınlık gösterme ayıbına katlananlar Şaron'un önlerine koyduğu Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın (maddi ve manevi) ağırlığı altında ezilip ezilmeyeceğini düşünmeliler.


9 Ağustos 2001
Perşembe
 
AKİF EMRE


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED