|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Mesut Yılmaz'ın ekseninde bulunduğu bir tartışmada, hemen, güvenilirlik, tutarlılık sorgulamaları yapılabilir, onun bu işin adamı olup olmadığı, gündeme getirdiği konuları çözme yolunda bugüne kadar neden adımlar atmadığı gibi hususları hatırlayabiliriz. Çünkü Yılmaz'ın siyasal kişiliği ve duruşu böylesine yaralıdır. O yüzden Türkiye'nin bazı temel meselelerini Yılmaz'ın seslendirmesi, işin sağlıklı çözümü açısından uygun mudur değil midir diye sormak da mümkündür. Yılmaz'ın ANAP kongresinde bir "ulusal güvenlik" tartışması açacağı ihtimali belirdiğinde ben kongre günü çıkan yazımda bu hususu ifade ettim. Şu anda iş, Genelkurmay'ın sert açıklamasıyla böyle sancılı bir noktaya gelmiştir. Ancak olaya biraz serinkanlı bakıldığında nelerin göründüğünü tespit de zaruridir. Mesut Yılmaz'ın kongre konuşmasında "Ulusal güvenlik kavramı, devletimizin geleceğini sağlamlaştırıcı her adımın engelleyicisi konumuna getirilmiştir. Türkiye'de değişimin anahtarı, ulusal güvenlik kavramında saklıdır. Türkiye eğer bir adım ileriye gitmek istiyorsa bu sendromdan kurtulmalıdır" cümleleri etrafında değerlendirmeler yapılıyor. Yani bu konunun bir tür "tabu" niteliği taşıdığı ifade ediliyor. Açıkça suçlanan bir kurum yok. Genelkurmay, konuşmanın, "basın ve kamuoyunda Silahlı Kuvvetleri hedef aldığı şeklinde algılandığı" gerekçesiyle cevaplandırıyor. Cevap, öncelikle "ulusal güvenlik" eksenli olduğu için Türkiye'de bu konunun münhasıran "Silahlı Kuvvetler"i ilgilendirdiği, ve tartışmayı başlatan Başbakan Yardımcısı'na karşı "onursuz" luğa kadar uzanan ağır suçlamalar ihtiva ettiği için de bu konuyu tartışmaya açmanın gerçekten riskli olduğu, 'Asker'i kızdırdığı, değil sıradan bir siyasetçinin, bir başbakan yardımcısı için bile tehlikeli olduğu, böyle bir konuya sorgulayıcı biçimde el atan herkesin ağzının payının verileceği sonucunu akla getiriyor ki, bu tam da Mesut Yılmaz'ın kongre konuşmasını doğrulamak anlamına geliyor. Yani öyle bir paradoks söz konusu ki, Mesut Yılmaz Genelkurmay'a cevap olarak "İşte ben de tam bunu söylüyordum" gibi bir ifadeyle yetinebilir. Dolayısıyla, bu son açıklama, bu tür konularda sık sık gündeme gelen Genelkurmay açıklamaları gibi aşırı duyarlılık göstergesi olarak değerlendirilip yadırganacak ve asker-siyaset ilişkisinin sıhhatsiz yapısının işaret olarak telakki edilecektir. Genelkurmay'ın açıklamasının belki daha önemli bir yanı, "ulusal güvenlik" boyutunu aşıp, "siyaset"e yönelik bütüncül yargılamalar ihtiva ediyor olmasıdır. İşte şunlar; -Ekonomi iflas noktasına gelmişse, -Ekonomiyi bu hale getirenler hakkında en ufak bir işlem yapılmıyorsa, -Milli ve ahlaki değerler aşındırılmışsa, -Soygun düzeni adeta normal bir davranış haline gelmişse, -AB'ye girmeyi hedefleyen bir ülkede; Ortaçağ'ı hedefleyen zihniyetler devlet kadrolarında bile yer alabiliyor ve buralara özenle yerleştiriliyorsa, -Ülke içinde siyasi istikrar, kişisel ihtiraslar nedeniyle bir türlü sağlanamıyorsa, -Ülkenin bir parçasında, ekonomik ve sosyal tedbirlerin alınamaması neticesi ayrılıkçı terörün, etnik-milliyetçi ve ayrılıkçı harekete dönüşmesi önlenemiyorsa, -Küreselleşme anlayışı ekonomik teslimiyetçilik olarak benimseniyorsa.... Bildiride bu ifadelerin sonu, "Tüm bu olumsuzlukların nedenini 'ulusal güvenlik kavramı' ile örtmek ve bu kavramın sonucu olarak görmek hem makul, hem de insaflı değildir, aynı zamanda tehlikelidir." diye bitiyor. Hiç kuşkusuz bu ifadelerin satır aralarında "Tüm bu işlerin sorumlusu siz değil misiniz? Siz kendi işinizi yaptınız da sıra ulusal güvenlik kavramını irdelemeye mi geldi?" gibisinden bir suçlama var. Bu ifadelerin, 'Asker'in durduğu noktadan Türkiye'nin gündeminde olan sorunlardan hangisinin nasıl göründüğü bilgisini de ediniyoruz. Bu ifadelerde, bir kızgınlık dozu da hissediliyor. Bu ifadeler, bir siyaset tarzını da empoze edici nitelikte... Mesela "Ekonomiyi bu hale getirenler" diye bir çerçeve var demek ki 'Asker'in gözünde... "En ufak bir işlem yapmayanlar" var... "Soygun düzeni" var, "siyasal istikrarsızlık" var, buna sebep olan "kişisel ihtiraslar" var, "ortaçağ zihniyetinin devlet kadrolarına yerleştirilmesi" var, "küreselleşme anlayışını ekonomik teslimiyetçilik olarak algılama var" vs... Açıkça "Siyasete güvensizlik" anlamına gelen bu ifadelerin, bir "Askeri muhtıra"da da yer alabileceği hemen düşünülebilir. Ve hemen "Acaba şartlar müsait olsaydı bu satırları biz bir muhtıra içinde mi okumuş olacaktık?" sorusu sorulabilir. Türkiye, kısa süre önce AİHM'nin RP ile ilgili kararını okudu. Dedik ki, "Bundan sonra siyasetin yeni parametreleri AİHM kararlarını göz önünde tutmak zorunda olacak." Bugün bir Genelkurmay açıklaması var. Siyasetin her alanına ilişkin şerhler düşülüyor. Demeliyiz ki "siyaset bu şerhleri de okuyarak yön belirleyecek." Türkiye'de siyasetçi demek "burnu sürtülen adam" demek. Türkiye'de siyaset demek "icazetli alan" demek... Türkiye'nin işi zor...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |