T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Önce 'güvenlik', sonra da 'güvenlik' mi?

Önce 'güvenlik' diyenlerin ağzına barış lafı hiç yakışmıyor.

Bu açıdan Türkiye ile İsrail'in çok iyi anlaştığı görülüyor.

Nitekim demokratik dünyanın lanetlediği, yargılanması için hakkında Belçika'da suç duyurusunda bulunulan İsrail Başbakanı Şaron'u Ankara'da ağırlayan Başbakan Ecevit, İsrail'in güvenlik endişelerini şok iyi anladığını ve bu endişelere hak verdiğini söylemiş.

Güvenlik konusunun, 'ulusal güvenlik' kavramının, diğer bütün kavramlardan, endişelerden ve hatta insan hayatından önce geldiği ülkemizde, İsrail'in bu endişelerinin paylaşılmasından daha doğal ne olabilir?

Bu aşıdan, iki devletin birbirine çok benzediğini kabul etmek gerekiyor.

İki devletin de en temel endişesi güvenlik.

Bütün politikalarını bu anlayışa göre düzenliyorlar.

Etrafları düşmanlarla çevrili ve iç ve dış tehditler de devamlılık arzediyor.

Bu nedenle başta savunma olmak üzere iş ve dış politikadan tutun da ülke hayatını ilgilendiren her alan, 'ulusal güvenlik' kavramının ilgi alanı içinde sayılıyor.

Bir İngiliz gazeteci arkadaş, İsrail'de bu güvenlik anlayışının nasıl bir paranoyaya dönüştüğünü ve hayatın her alanını nasıl kapsadığını örnekleri ile anlattı bana.

Olay bir güvenlik meselesi olmaktan çıkmış herkesin şüpheli sayıldığı bir hastalıklı yapı oluşmuş.

'Düşman' kavramı gelişmiş. Askeri literatürde 'düşman', yok edilmesi, imha edilmesi gereken bir hedef olduğu için de kendilerine düşman gördükleri ya da kuşku duyduklari her 'hedef'i yok etmeye çalışıyorlar.

Bunu da 'ulusal güvenlik' kavramı ile açıklıyorlar.

Bu kavrama tapınan bir anlayışın barışı gerçekleştirmesi tabii ki çok zor olur.

Barış gibi kutsal sayılabilecek bir söz, o nedenle Şaron'un ağzına yakışmıyor.

Ve tapındıkları bu 'ulusal güvenlik' psikozu nedeniyle huzur ve esenlik içinde yaşayamıyorlar.

Yaşamaları da mümkün değil. Devamlı diken üstünde, alarm halinde olunabilir mi?

Bu politikanın bedelini İsrail halkı ödüyor. Hem canıyla, hem ekonomik olarak.

Bunu anladıkları için geçmişte, 'Oslo Süreci' ile Ortadoğu'da barışa yöneldiler, Filistinliler'le anlaşmaya razı oldular. Huzur ve refahın yolunun barıştan geçtiğini, barışın ise karşılıklı ödünlerle gerçekleşebileceğini kabul ettiler.

Ama İsrail'in 'derin devlet'i buna tahammül edemedi.

Kendi Başbakanı'nı öldürdü.

Mossad, İsrail'e yönelik terörü gerçekleştiren radikal örgütlerin işinde cirit atıyor.

Filistinliler'e yönelik her şiddet hareketi terörü artırıyor, Filistinliler'i bu konuda daha radikalleştiriyor.

Rüzgar eken fırtına biçiyor.

'Ulusal güvenlik', 'önce güvenlik', politikaları ters tepiyor. Filistin'de ve bölgede barış ve huzur bir türlü gerçekleşemiyor.

Şimdi, yaklaşık 1200 kişinin katledildigi son olayların baş müsebbiblerinden Şaron, Türkiye'de kendisine destek arıyor.

Güvenlik endişelerinden söz ediyor.

Güven işinde olabilmek işin kesinlikle karşı tarafın haklarını da teslim etmenin gereğinden ise hiç söz etmiyor.

Bizimkiler de öyle… Onlar için de varsa yoksa 'ulusal güvenlik' kavramı…

Son yayınlanan Genelkurmay bildirisi, Türkiye'de devletin nasıl iki başlı olduğunu kanıtlıyor. Ülkenin bütününü ilgilendiren, tamemen siyasi bir meselenin, askeri bürokrasinin inhisarından çıkartılmak istenmesine tepki koyuluyor.

Bu kavramın tanımı, Silahlı Kuvvetler tarafından yapılıp sivil yöneticilere kabul ettiriliyor. İç ve dış düşmanlar yine aynı yöntemle belirleniyor.

Türkiye'nin iç ve dış politikası ve diğer politikaları bu muhtemel tehditlere göre belirleniyor.

Üstelik de bu kavramlar tartışılamıyor.

'Ulusal güvenlik' kavramının siyasi parti platformlarında ve hatta Meclis'te tartışılmasa dahi höşgörü gösterilmiyor.

Son Genelkurmay bildirisi, sadece 'ulusal güvenlik' meselesiyle ilgili değil.

Türkiye'de politikayı ilgilendiren meseleler konusunda Silahlı Kuvvetler'in memnun olmadığını gösteriyor.

Hatta, Silahlı Kuvvetler'in, hükümetin IMF ve Dünya Bankası ile ilişkiler çerçevesinde uyguladığı, uygulamak zorunda olduğu politikaları da beğenmediği, onaylamadığı ortaya çıkıyor.

'Önce güvenlik', sonra yine 'güvenlik politikası işte bu noktada sarpa sarıyor.

Çünkü Silahlı Kuvvetler'in aslında karşı çıktığı IMF'nin, Dünya Bankası'nın ve ABD'nin politikaları.

O politikalar, Türkiye'nin mali yapısından başlayarak değişmesini ve dışa açılmasını istiyor.

Globalizmin derdi ne yazık ki 'ulusal güvenlik' falan değil.

Şaron daha da ileri gider, işi Ortadoğu'da bir savaşa doğru götürürse petrol tekelleri buna izin verir mi?

Mesele burada.

O nedenle iki ülkenin de günümüzde, 'güvenlik' kavramına sarılıp katı, değişmez gibi görünen bir politika izlemesinin ve her türlü uzlaşma anlayışına kapıları kapamasının çok fazla bir anlamı bulunmuyor.

Mesut Yılmaz acaba bu tartışmayı bu boyutlarını düşünerek mi başlattı?

Ve bu tartışmanın nereye varabileceğini kestirebiliyor muydu acaba?

Genelkurmay tartışmayı biraz daha genişletti… Yeni boyutlar kazandırdı.

İyi de oldu.

Tartışmaya devam…


9 Ağustos 2001
Perşembe
 
KORAY DÜZGÖREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED