T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Türkiye'nin İran yanlışı

Hazar, MGK'nın salı günkü toplantısında muhtemelen gündeme gelecek. Hazar deyince, MGK'nın somut olarak ele alacağı konu, Azerbaycan-İran ihtilafı olacak. 21 Ağustos'taki MGK toplantısının ardından, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun 23-25 Ağustos tarihlerinde Baku'ya bir ziyarette bulunacağı da gözönünde tutulursa, enerji kaynakları nedeniyle 'uluslararası boyutlar' taşıyan Hazar Denizi'ndeki ihtilaflı konulara, Türkiye'nin Azerbaycan'ın yanında dahil olmaya yöneldiği görülüyor.

Amerika, Azerbaycan'dan yana çıktı. İsrail Başbakanı Ariel Sharon, kısa bir süre önce Ankara'da, Türkiye ile birlikte, İran karşısında Azerbaycan'a yardım etmek istediklerini açıkça bildirmişti. İsrail, bir süreden beri İran'ın 2005-2006 yılına kadar uzun menzilli Şihab füzelerini geliştireceğine dair 'alarm zilleri' çalıyor ve Türkiye ile beraber Arrow füzeleri üretimi ve füzesavar sistemlerde işbirliği gereğinin altını çiziyordu. Cumhuriyetçi Amerikan yönetimi, Avrupa'nın soğuk durduğu 'füze kalkanı' projesine Türkiye'yi katmak için kulis yapıyor. Bu projenin hedef ülkeleri, Kuzey Kore, Irak ve İran…

Hazar'daki ihtilafa böylesine geniş pencereden bakıldığında, Türkiye'nin Iran'a karşı -en azından- 'caydırıcı' bir askeri güç olarak hazırlanmak istendiği dikkat çekiyor.

Bütün bunlar normal değil mi? Türkiye'nin, İran'a karşı elbette 'kardeş' Azerbaycan'ın yanında yer alması normal değil mi? Üstelik, Amerika da 'arkaya' alınmış; dahası Ortadoğu'daki 'askeri partner' İsrail de bu konuda hevesli. Daha ne istenebilir; Türkiye, 'sağlam' mevzilerden 'Hazar mücadelesi'ne dahil olacak. Hazar, enerji kaynakları zenginliği itibarıyla, Türkiye açısından 'hayati' öneme sahip olduğuna ve Türkiye ile Azerbaycan, 'bir millet-iki devlet' sayıldığına göre, bu 'stratejik güzergah'ın izlenmesinden doğal ne olabilir?

Orada durun. Bu, yanlış bir 'stratejik güzergah'. Bir denklemi yanlış kurarsanız, elde edeceğiniz sonuçlar da yanlış olur. Türkiye'nin sorunu burada. 'Denklem'i birkaç yıldan beri yanlış kuruyor.

Yanlışlık, Ortadoğu'da, İsrail ile birlikte bir 'askeri eksen' oluşturmakta ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak Israil ile birlikte Amerika'nın Ortadoğu ve Kafkasya'da 'ileri karakolu' gibi bir profil çizmekte. Oysa, AB'nin 'aday üyesi' bir ülkenin, yani 'Avrupa entegrasyonu' içinde yer almayı 'stratejik hedef' olarak koymuş bir ülkenin, uluslararasi politika hedeflerini Avrupa ile uyumlu hale getirmeye başlamasi gerekir. Gelgelelim, gerek Ortadoğu ve gerekse Kafkasya-Hazar hattında izlenmekte olan politika, Avrupa ile Türkiye arasında uçurumlar açmaya uygun bir politika. Birinci yanlışlık burada.

İkincisi ve daha önemlisi, İran'a ilişkin algılamayla ilgili. Dünkü yazımızı, 'evet Azerbaycan 'kardeş' ama İran da öyle' diye bitirmiştik. Bıraktığımız yerden devam edelim…

Azerbaycan niye 'kardeş'? Etnik ve tarihî bağlarla bağlı olduğumuz için. Ayrıca, bir de bu 'kardeşliğin' pratik yönü var. Azerbaycan, petrol ve doğalgaz kaynakları bakımından, Türkiye'nin geleceğinde değer taşıyor.

İşte İran da, tam aynı özellikler bakımından, Türkiye açısından Azerbaycan gibi paralellikler arzediyor. Azerbaycan'da 6 milyonluk 'kardeş' bir nüfus yaşıyor. Iran'in 70 milyona yaklaşan nüfusunda ise 30 milyon Azeri var. Azeriler, sadece Azerbaycan'da değiller. Başkent Tahran'ın üçte biri Azeri. Ayrıca, 1 milyonun üzerinde Türkmen'i de, İran'in Türk dilli nüfusuna dahil edin. Horasan ve Hemedan'da büyük Türk gruplar mevcut. Hatta, başta Kaşgar, çeşitli Türk aşiretleri Şiraz ve güneyinde, 'Türk kültür iklimi'nin unsurları olarak yer alıyorlar. İran'la tarihi ve kültürel bağlarımız, Azerbaycan'dan daha aşağı düzeyde değil. Ve, İran da, petrol ve doğalgaz kaynakları bakımından Türkiye açısından, büyük değer ifade ediyor olmalı.

İran'la ilgili iki 'handikap' söz konusu. Birincisi, rejimin yapısı; ikincisi Amerika ile (ve İsrail'le) hasmane ilişkileri. Ne var ki, bu durum 1980'li yıllarda da aynen geçerliydi ama Türkiye, bir yandan Amerika ile gayet yakın ilişkileri korurken, İran'la da 'imtiyazlı' ilişkileri sürdürmeyi becermişti. Humeyni dönemi İran'ı ile düzgün bir ilişki tutturmayi becerebilen ve başarabilen bir Türkiye'nin, İran'da 'demokratikleşme' eğilimlerinin önü alınmaz biçimde güçlendiği ve 'molla rejimi'nin geleceğinin hayli puslandığı bir dönemde, Amerikan yanlışlarına kapılması ve İsrail tarafından yönlendirilmesi, anlaşılmaz ve kabul edilmez bir durumdur.

Amerika, Irak ve İran'a yönelik 'dual containment' (çifte tecrit) politikası izliyor ve bu politika tüm bölgeyi destabilize eden, sürdürülmesi imkansız bir politika. İran gibi; uygarlıklar yaratmış, 2500 yıllık devlet tecrübesine sahip, kültürel nüfuzu hayli yaygın, 70 milyonluk ve Türkiye'nin iki misli yüzölçümüne sahip bir ülkeye yönelik olarak, Orta Amerika'nın muz cumhuriyetlerine karşı izleyip sonuç aldığınız bir politikayı izleyemezsiniz. İzlemeye kalkarsanız, ergeç gelip toslarsınız.

Türkiye'nin, Amerika ve İsrail'le elele 'tarih ve coğrafya duvarı'na toslamasının bir gereği yoktur ve eğer Türkiye, bir 'bölge gücü' ise bölgesinde 'özerk' davranıp, politika uygulama yeteneğini göstermelidir.

Ayrıca bir 'realpolitik ölçüsü': Türkiye, İran'a karşı 'hasmane' bir politika izlerse, hem Hazar'ı kaybeder, hem de Orta Asya bağlantıları sakatlanır ve dolayısıyla Amerika'nın kendisinden beklediği 'bölgesel rolü'de oynayamaz. Niçin ve nasıl mı?

Bu konuya devam edeceğiz…


19 Ağustos 2001
Pazar
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED