|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Şöyle bir kurgu üzerinde düşünelim: Diyelim, ulusal güvenlik tartışmasını Genelkurmay başlattı. Dedi ki: Türkiye'de sivil alanları da kuşatacak bir yorum genişliğine sahip ulusal güvenliğin bu kadar Ordu eksenli olması, artık dünya şartlarıyla uyuşmuyor. Bütün dünyada demokratik ülkelerde bu mesele, sivil irade ağırlıklı olarak tayin ediliyor. Türkiye'deki Ordu eksenli güvenlik yapılanması, zaman zaman Ordu'yu da istenmeyen tartışmaların odağı haline getiriyor. Türkiye'de de meselenin sivil eksenli olarak tayin edilmesi için gerekli zihni, yasal ve pratik değişiklikler gerçekleştirilmelidir. Böyle bir açıklamayı Genelkurmay başkanı yapsaydı nasıl bir gelişme olurdu? Mesela Başbakan nasıl bir tepki gösterirdi, Cumhurbaşkanı'nın, MHP Genel Başkanı'nın tepkileri nasıl olurdu? Sanırım herkes kabul eder ki bu sayın liderlerin tepkileri bugünkünden farklı olurdu: Mesela hiç kimse çıkıp da, "Canım şimdi bunun zamanı mı?" gibi bir açıklama yapmazdı. Genelkurmay Başkanı'nın ortamı gerdiğinden söz etmezdi. Ulusal güvenliğin tehlikeye düşeceği ihtimali kimsenin aklına gelmezdi. MGK'da bir kriz çıkacağından endişe edilmezdi. Aksine şu tepkiler olabilirdi: -Sahi yaaa, nasıl da düşünemedik! Zaten geç bile kaldık. Helal olsun Ordumuza... Sivilleşme konusunda bile öncülük ediyor. Hemen kolları sıvayıp demokratik ülkelerin ulusal güvenlik konusundaki standartlarını ülkeye taşımalıyız.... Evet böyle tepkiler olurdu. Siyasetçiler de, medya da, Ordu'nun tavrının ne kadar hayati ve demokrat olduğuna dair peş peşe görüşler sergilerdi. Ama şimdi herkeste bir tereddüt. Başbakan kem-küm ediyor, Cumhurbaşkanı kime ne diyeceğini şaşırmış bir konum içinde görünüyor, MHP, ulusal güvenlik sorununun sancıları üzerinde hiç düşünmemiş bir siyasi ekip rolünde ve kendisine sivil siyasetin çok ötesinde bir konum belirliyor. Oysa bu konunun Türkiye'de sistemi nasıl sancılar içine sürüklediğini, belki de köklü bir sistem yapılanmasının nirengi noktası olduğunu, Türkiye üzerine düşünüp de kabul etmeyenin, sivil hassasiyetlerinin gerçekten diri olduğunu söyleme imkanından söz edilemez. Başından iki kere askeri müdahale geçmiş bir siyasetçi olan Demirel'in tartışma sadedinde iki arada bir derede kalması ne kadar gariptir. Bunu ancak 28 Şubat sürecinde MGK'nın askeri kanadıyla girdiği bütünleşme süreciyle anlamak mümkündür. Yalnız burada şunu söylemek mümkün ki, ulusal güvenlik tartışmasının en zayıf halkası ne yazık ki tartışmayı başlatan Mesut Yılmaz'ın bizzat kendisidir. Bir, bunu siviller cenahından seslendirdiği için, iki, kendi kişiliği son derece yaralı olduğu için... Denebilir ki, bu konuyu sivil cenahtan kim seslendirse benzeri biçimde kişiliği tartışma alanına girerdi. Bir ara hukuk devleti gereğini ısrarla vurgulayan ve köklü anayasa değişikliklerine işaret eden Cumhurbaşkanı Sezer'in bile "kimlerle beraber olduğu" sorgulanmıştır. Mesut Yılmaz'ın söylediğinin arkasında durmayan, daha önce mevcut ulusal güvenlik konseptini kutsayan tavırlar içinde yer almış, konuyu gündeme taşımak isteyen rakip siyasetçileri MGK önüne çağırmış kişiliği ise tartışmadaki sivil talebi zayıflatan diğer ana sebep oluyor. Buna rağmen "bu konuyu kim gündeme getirebilirdi?" sorusunun cevabını bulmak da kolay değil. Bu konuyu Saadet gündeme getiremezdi, AK Parti gündeme getiremezdi, çünkü onlar yaşadıkları genel psikolojik kuşatma bakımından bu alanda söz söyleme yeterliliğine sahip değil. MHP getirmezdi, çünkü güvenlik belgesinin bir paragrafında onların bir adım ötesi veya berisi iç tehdit kapsamı içinde değerlendiriliyor ve onlar hangi halde okkanın altına gidebilecekleri tedirginliğini yaşıyorlar. DYP, sistemin hakim odakları nezdinde, 28 Şubat sürecinde Refah'la yan yana bulunmanın tamir işlemi ile meşgulken, ondan da bu konuyu gündeme getirmesi beklenemezdi. DSP, lideri dışında olmayan bir parti olarak, liderinin başbakanlığa yeterlilik sınavı ile meşgul. Kala kala ANAP kalıyor, onun da liderinin durumu böyle... O zaman devam etsin bu sancılı yapılanma... "Bu ülkede sivilleşme olacaksa onu da biz yaparız" diyecek bir askeri iradeye kadar... Akkise'de jandarma-halk ilişkilerinde ortaya çıkan sıkıntı halk bilincine gömülsün... Manisa'da bir paşanın bir parti il başkanına yaptığı muamelenin sancısı halkın bağrına gömülsün. Petlas'a yatırım teşviki için MİT'ten rapor istensin, Kombassan'a "irtica ile ilişki" damgası vurulduğu için asla ve asla ülke içinde yatırım yapma imkanı verilmesin, Kombassan gitsin Romanya'da rulman fabrikası alıp 4.500 Romen'e iş imkanı açsın... Bütün bunlar ulusal güvenlik mantığı içinde yapılsın ve insanlar boğulma hissine sevkedilsin... Buna karşılık bu ulusal güvenlik konsepti, o çerçevede hizmet veren istihbarat birimleri, mesela bankaların içinin boşaltılmasının farkında olmasın... Acaba Derviş gibi birisi çıkıp, şu çatır çatır banka boşaltanlar hakkında MİT'ten bir görüş istemiş miydi? Yoksa banka içi boşaltmak ulusal güvenlik çerçevesine girmiyor da sadece Kombassan'ın yatırımları mı giriyor? Ben, ulusal güvenlik konusunun Yılmaz'ın tartışmalı kişiliğinden öte bir önemle tartışılması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Buna bu ülkede yaşayan, gerektiğinde canını veren, her türlü sistemi vergileriyle ayakta tutan her bir insanın hakkı vardır. Ulusal güvenlik konusunu hem düşünmek, hem tartışmak, hem belirlemek her sade vatandaşın hakkıdır. Yılmaz da bu çerçevede "vur, fakat dinle" deme hakkına sahiptir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |