|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Milli Savunma Bakanı Çakmakoğlu, ulusal güvenlik tartışmalarının Millet Meclisi'nde yapılabileceğini ifade etmiş, kendisine yöneltilen bir soru üzerine. Ama, arkasından da ilave etmiş: "Sayın Mesut Yılmaz bunu daha önce Milli Güvenlik Kurulu'na getirmeli, mesele orada konuşulmalıdır." Eski bir askeri bürokrat olsa da sayın bakan, halkın temsilcisi olarak Meclis'de bulunuyor. Buna rağmen, böylesine önemli bir meselenin daha önce MGK'da görüşülmesi gerektiğini dile getiriyor. Böylece de rejimin gerçek niteliğini çok olağan bir tanımlama yapar gibi ortaya koyuyor. Türkiye'de belki bütün özgürlükler tümüyle kısıtlanmış değil. Bazı mekanizmalar işliyor. Mesela, halkın oy hakkı bulunuyor. Bu hakkın doğrudan kısıtlanması, diyelim ki söz konusu değil. Öyleyse 'hür' seçimler sonucu oluşan 'hür' parlamento da halkın gerçek temsilcisi olarak ülke yönetiminde, eğemenliğin kullanılmasında söz sahibi bir kurum. Aslında kurumlardan biri. Çünkü askerlerin hazırladığı 1982 anayasası, TBMM'ni eğemenliği kullanan kurumlardan biri düzeyine indirgemiş bulunuyor. Bu açıdan bakılınca Çakmakoğlu'nun söyledikleri bir başka gerçeği daha ifade ediyor. Anayasa gereği oluşturulmuş ve kendisini eğemenliği kullanan kurumlardan biri haline getirmiş MKG, Millet Meclis'inden daha öncelikli bir rolü ve erki seçilmiş siyasetçilere bile benimsetmiş bulunuyor. Zaten Mesut Yılmaz'ın açtığı ulusal güvenlik tartışmasıyla ilgili olarak, Genelkurmay'ın yayınladığı bildirinin de temel ekseni bu anlayışa dayanıyordu. Bildiride, "Ulusal güvenlik gibi önemli bir konunun siyasi parti kongresi gibi ciddi olmayan platformlarda dile getirilmesi" sert bir dille eleştiriliyordu. "Bu işin yeri orası değil burasıdır" deniliyor ve açıkça MGK'dan söz ediliyordu. Çakmakoğlu'nun dile getirdiği de aşağı yukarı aynı anlayış. Bu değerlendirme de aslında bilinmeyen bir şey değil. Benim asıl değinmek istediğim; Türkiye'de toplumun, kurumsal ve bireysel olarak bütünüyle baskı altında oluşu… Bu açıdan ulusal güvenlik tartışmaları ve yukarda değindiğim açıklama, somut bir örnek oluşturuyor. Sistem şöyle çalışıyor: Rejimi tehdit ettiğine inanılan bir düşünce, bir özgürlük, bir kurum, bir siyasi parti vb. önce bu konuda belirlenmiş ve değiştirilmesi zor kriterler açısından değerlendiriliyor. Eğer bu kriterler için bir tehlike teşkil ettiğine inanılıyorsa ortaya çıkmasına hiç imkan tanınmıyor. Yakın tehike teşkil etmiyorsa, gözetim ve denetim altında ortaya çıkmasına imkan tanınıyor. Tabii, yasaklanmamış bir siyasi parti, halkın oyunu alabilmişse Meclis'e girebiliyor. Bu mümkün. Ama yakın işbirliğine yanaşmıyorsa ya da istenilmeyen faaliyetlerde bulunuyorsa baskı altına alma süreci başlıyor. Türkiye'deki demokrasi işte böyle bir demokrasi. Rejim, böyle bir rejim. Bu yazılmamış ya da bir yerlerde yazılı olduğu söylenen gizli anayasaya göre, 'uygun' bulunan özgürlükler, kurumlar ve partilerin vb. ortaya çıkmasına olanak tanınsa bile, bunların baskı altında tutulması yolu izleniyor. Şu son Meclis'in durumuna bakarsak bunu daha iyi anlayabiliriz. 28 Şubat'ın ürünü olarak oluşan üçlü koalisyon dışındaki siyasi partilerin nasıl ağır baskı altında olduklarını gördük. Sürekli kapatılma baskısı altında tutulan Fazilet Partisi, kişisel ikballerini devlete biat etmeye bağlamış basiretsiz yöneticileri sayesinde nasıl pasifize oldu, nasıl silindi ve buna rağmen nasıl kapatıldı, biliyoruz. Doğru Yol Partisi de aynı kişiliksizliğe itilerek, halkın desteğini nasıl yitirdi, hep gördük, yaşadık. Partlamento dışındaki partiler daha yoğun baskı altında. HADEP bütün uyumlu, uysal tavırlarına rağmen yerden yere vuruluyor. Sürekli baskı altında en normal siyasi parti fonksiyonlarını bile yerine getiremiyor. CHP'de de, HADEP'le diyaloga kalkıştığı için parti yönetiminin nasıl apar topar değiştirildiği malum… Fazilet, son zamanlardaki güçsüzlüğü, halktan kopukluğu ve kaçınılmaz olarak girdiği bölünme sürecine rağmen kapatıldı. Kapatılmayan, faaliyetlerini sürdürebilen partiler ise baskı altında pasifize edilmiş durumdalar. Hassas, istenmeyen konularda ağızlarını açtıkları vaki değil. Ulusal güvenlik tartışmasına bile katılamadılar, bu konunun hassaslığı nedeniyle. Şimdi görünüşte özgür ve işleyen, ama aslında büyük bir baskı ve denetim altında olan sistemimize yeni bir parti katıldı. Ben ayrıntılarda değilim. AK Parti bakalım bu işleyişe karşı ne yapacak? Mevcut baskı ortamına uyum mu sağlayacak? Yoksa Türkiye'nin tek çıkış yolu olarak bu baskı ve korku rejiminin değişmesi gerektiğini savunarak, geniş kitlelerin desteğini mi talep edecek?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |