T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın mutabakatının siyasal tercümesi

Cumhurbaşkanı ile Başbakan'ın 'ulusal güvenlik sendromu'nu MGK'da gündeme getirmemek üzere 'mutabakat'a varmaları ciddi bir 'siyasal tercüme' faaliyetine ihtiyaç duyuyor.

Geçen zaman içinde anlaşıldı ki, Mesut Yılmaz bu tartışmayı hangi amaçla ortaya atarsa atsın, böyle bir tartışmanın yapılması son derece gereklidir Türkiye şartlarında.

Tek başına Akkise olaylarını ele almak bile, ne kadar ağır bir asayiş mantığının her yere sirayet ettiğini gösteriyor. Müfettiş raporlarına göre, Akkise olaylarında, neredeyse, halk olayların tek sorumlusu gibi gösteriliyor. Olayın üzerinden yaklaşık iki gün geçtikten sonra Jandarma araçlarında hasar olduğu ve birçok görevlinin yaralandığı 'keşfediliyor'. Buna karşılık atılan yüzlerce merminin hangi ağır tahrik sonucunda atılmış olduğu hala açıklığa kavuşamıyor. Bulunan tek bir tabanca mermisinin nasıl bir tahrik yarattığı ve buna resmi açıklamalara göre bile yüzlerce mermi ile karşılık vermenin ne anlama geldiği hala aydınlatılamıyor.

Öte yandan Manisa'da meydana gelen ve bir Tuğgeneral'in bir siyasi parti il başkanını itip kakması şeklinde ekranlara yansıyan olay yine belli bir asayiş mantığı ekseninin dışında ele alınamıyor. Tuğgeneralin uyarıldığına dair haberler dün yalanlandı Genelkurmay tarafından. Bu noktada sormak gerekiyor, böyle bir davranış sergileyen bürokratın uyarılmasından daha doğal ne olabilir diye? Öyle ya, bir bürokrat böyle bir davranışından dolayı da uyarılmayacaksa, 'uyarı müessesesi' ne işe yarayacak o zaman?

Bu iki olay bile asayişi korumakla görevli olanların yurttaşların önünde/üstünde değerlendirildiğini açıkça ortaya koyuyor. Bu tabii sadece bir sonuç. Bunun gerisinde ise devlet yönetiminde temel hak ve hürriyetlere dayalı bir esas yerine, asayiş mantığını aşırılaştıran ve toplumsal yaşamın tüm hücrelerine sirayet ettirmeye çalışan bir bakış var.

Bu iki örnek olayın gerçekten 'münferit' olaylar olduğuna Türkiye'de kaç kişi inanır? Daha doğrusu bu olaylar tekil olaylar olsa bile, bunların birer 'mikro Türkiye fotoğrafı' olmadığını kim söyleyebilir?

İşte bu noktada Cumhurbaşkanı ile Başbakan'ın 'ulusal güvenlik sendromu' başlıklı bir tartışmayı MGK'ya getirmeme konusunda 'mutabakat'a varmaları, üstelik Cumhurbaşkanı'nın bunu 'devlet kurumları arasında uyum problemi yoktur' gibisinden bir gerekçeye bağlaması ve Yılmaz'ın görüşlerinin hükümeti bağlamadığını ifade etmesi, hiç de iç açıcı bir durum olarak nitelenemez.

Cumhurbaşkanı'nın ve Başbakan'ın böyle bir mutabakata varmadan önce, siyasi sorumluluk taşımayan bir kurumun, Başbakan yardımcısının bir davranışı için 'onurlu bir davranış değildir' demesi konusunda nasıl bir mutabakata vardıklarını açıklamaları gerekirdi. Daha doğrusu, böyle bir mutabakatın kamuoyuna açıklanması konusunda bir iradenin ortaya çıkması, 'milli mutabakat' kavramını öncelikle içeriklendirmeliydi.

Şu aşamada böyle bir yönelim olmadığı için, ortaya çıkan mutabakat iyi bir görüntü vermiyor. 'Ulusal güvenlik sendromu' gibi bir konu tartışılmadan yol almak artık mümkün değildir. Türkiye kendi içinde yol alıyor gibi yapmaya çalışsa bile, bunu dünyanın gözü önünde 'gibi yaparak' sürdürmesi mümkün olmayacaktır.

Tartışma ilk çıktığı günlerde, bu tartışmanın yapılma yerinin Meclis mi yoksa MGK mı olduğu konuşuluyordu. Şimdi ise bu tartışmanın yapılmaması gerektiği konusunda bir tür mutabakat ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Fakat bürokratların 'sivil siyaset'e dönük daraltıcı teşebbüsleri yerli yerinde bırakılıyor. Sivil siyasete dönük, hiçbir demokratik ülkede rastlanamayacak nitemeler üzerine bir değerlendirme yapılmıyor. Üstelik bir de bu tartışmalar AB'ye tam üyelik süreci ile bağlantılı olarak yapılınca, ortaya çıkan tablo daha da vahim bir hal almaya başlıyor.

Cumhurbaşkan'ı ve Başbakan'ın sivil siyasetin hukukunu korumaya dönük bir irade beyanı ortaya koymadan, çok önemli bir tartışmayı gereksiz bulmak üzere mutabakata varmış olmaları, 'noktasal' bir olaya dönük tek başına bir değerlendirme olarak ele alınamaz. Bunun 'siyasal tercümesi', Türkiye'nin AB'ye girmek istememesi olarak anlaşılır.


20 Ağustos 2001
Pazartesi
 
ÖMER ÇELİK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED