T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Şeytan ayrıntıda gizlidir

Dünkü yazımızda 312'nci madde değişikliğinin muhtemel sakıncaları üzerinde durmuştuk. Maddede tahrik cürmünün oluşması için kamu düzenini bozma ihtimalinin yeterli görülmesi, bizde uygulamaya yönelik tereddüt uyandırmıştı.

Erdoğan'ın tereddüdü

Baktık Anayasa Profesörü Mustafa Erdoğan, Zaman gazetesinde yayınlanan makalesinde, aynı hissiyatı paylaşıyor. Erdoğan'a göre, tasarı kanunlaştığı takdirde hak ve özgürlükler açısından, bugünkünden daha geriye gidebiliriz.

Erdoğan, Türk Ceza Kanunu'nun hem 159'uncu, hem de 312'nci maddesi üzerinde duruyor. Ve bizim dikkat etmediğimiz bazı ayrıntılara giriyor.

Malûm şeytan ayrıntıda gizlidir. Özellikle hukukta, kavramlar doğru dürüst yerine oturtulmazsa, sonradan çok canlar yanabilir.

Çıkar Amaçlı Suç Örgütü Kanunu, sırf bir cümle yüzünden -zorlayıcı bir yorumla- Murat Demirel'e uygulanmadı mı? "Kişileri kendilerine tâbi kılmaya zorlamak" cümlesi, hesapların, off-shore'a kaydırılması talimatını, yanında çalışanlara ısrarlı bir şekilde verdiği için, Murat Demirel'e tatbik edildi.

Son değişiklikte ise, çete suçları ve yardım yataklık (313-314) DGM'nin görev kapsamından alınırken, o cümle de metinden çıkarıldı.

Bir parantez

Bir parantez açarak Çıkar Amaçlı Suç Örğütü'nü düzenleyen kanunun müzakerelerini hatırlatmak isterim.

28.7.1999 tarihinde, 1'inci madde üzerinde FP adına Genel Kurul'da konuşurken, iktidarı şöyle uyarmıştık: "Tereddütlerimiz var. Çünkü kanunun 1'inci maddesinin yazılış biçimi, uygulamada istismarlara yol açacak mahiyettedir. Komisyon'da teklif ettik, 'cebir, şiddet, tehdit eylemlerinden birini uygulayarak yıldırma, korkutma, sindirme gücünü kullanarak' ibaresi bütün fıkrayı kapsayacak şekilde, madde başına getirilsin dedik. Böylece müphemiyet kalkar, istismar kapısı kapanır. Teklifimiz red'edildi. Aynı zamanda 'Yıldırma, sindirme, korkutma' yerine, sadece 'cebir ve şiddet' kelimeleri kullanılsın istedik. Çünkü bunlar hukuk literatüründe yeri olan kelimelerdi. Bu teklifimiz de kabul görmedi. Avrupa Organize Suçlarla Mücadele Çalışma Grubu'nda, Leipzig toplantısında, suç unsanları son derecede belirgin bir şekilde ortaya konulmuştur. Çıkar Amaçlı Suç Örgütü'nde, haksız kazanç temin etmek için biraraya gelen, aralarında iş bölümü ilişkisi bulunan hiyerarşik bir yapı içinde çalışan insanlar bulunur. Bu bir. Suçla elde edilen bir kazanç lazım. Bu iki. Suç işleme konusunda süreklilik lazım. Bu da üç. Ayrıca mevcut organize yapı içerisinde bir yaptırım sistemi lazım. Yani mafya organizasyonu mensupları, emirlere uymadıkları takdirde cezalandırılırlar... Ama maalesef suçu, bu şekilde, daha kapsamlı bir tarzda tarif edecek kelimeler, kanunun 1'inci maddesine konulmamıştır. Müphem ifadelere dayanarak soruyorum: 'Korkutarak, sindirerek Çukurova Elektrik'in hisselerini ve yönetimini ele geçiren bir anonim şirket, çıkar amaçlı suç örgütü sayılacak mı?' Maalesef bizde kanunlar, niyet edilen şekilde uygulanmıyor. Kime niyet, kime kısmet diyebiliriz. Maalesef, cehenneme giden yol da, iyi niyet taşlarıyla döşelidir."

Müphemiyet isteniyor

Yukarıdaki sözleri, Çıkar Amaçlı Suç Örgütleri Kanun tasarısının müzakereleri sırasında sarfetmiştim. Sonraki gelişmeler, endişelerimizde haklı olduğumuzu gösterdi.

Mafya kanununu, Murat Demirel'e uyguladık.

Acaba neden, daha kapsamlı bir tarifle, aşırılıkların ilk baştan itibaren önlenmesi çabasına girilmiyor? Bence, müphemiyet ve elastikiyet özellikle isteniyor. Çünkü bu şekilde, kanunu, tepedeki irade arzu ettiği zaman, olur olmaz herkese tatbik etmek imkânı doğuyor.

Gelelim Mustafa Erdoğan'ın 312'inci ve 159'uncu madde üzerindeki kaygılarına. Yaşadığımız tecrübelerin ışığında, bu kaygılara katılmamak mümkün değil.

Kamu otoritelerini tahkir ve tezyifi (hakareti) düzenleyen 159'uncu maddenin kapsamı genişletiliyor. Bugünkü haliyle, 159'uncu madde, hükûmetin, meclisin, devletin askeri ve muhafaza kuvvetlerinin, cumhuriyetin, adliyenin manevi şahsiyetini tahkiri cezalandırıyor. Yeni şekli kabul edilirse, Erdoğan'a göre, kamu otoritelerini temsil eden, ettiği söylenen kişilere yönelik sert eleştiriler de bu kapsamda ele alınacak. Ecevit'i, Yılmaz'ı veyahut herhangi bir bakanı tenkid ederseniz, pekalâ hükûmete hakaret etmiş olarak kabul edilebileceksiniz. Veyahut bir generali, bir grup askeri eleştirmeniz, Türk Silâhlı Kuvvetleri'ni tahkir suçu sayılabilecek. Milletvekiline yönelik sözleriniz TBMM'yi hedef almış ad'edilecek ve yargılanabileceksiniz.

Bugün dahi hatalı davranan herhangi bir komutanı, subayı tenkid ettiğinizde, bizzat Genelkurmay'ın talimatıyla (başvurusuyla) hakkınızda dava açılıyor. Siz de kendinizi "Ben sadece falanca askerin tavrını yanlış bulduğumu söyledim. O kişi ve onun hatası, ordunun tümünü ilzam etmez" diye savunuyorsunuz.

Eğer Prof. Mustafa Erdoğan'ın yorumu doğruysa, 159'a ilişkin tasarının kabulüyle, kamu otoritelerinin yanı sıra, onları temsil edenler de, eleştirilere karşı "muhafaza altına" alınıyorsa, herhalde, Kopenhag kriterlerinden daha da uzaklaşmış oluruz.

Bu yüzden, müzakereler sırasında, "manevi şahsiyet" ibaresinin hangi maksatla metinden çıkarıldığı, bunun ne gibi sonuçlar doğurabileceği özenle tartışılmalıdır.

312. madde

312'nci madde değişikliği de, daha önce Hikmet Sami Türk'ün verdiği teklif doğrultusunda gerçekleşmelidir: "Kamu düzenini bozma ihtimalini ortaya çıkarak şekilde, insanları, birbirine karşı kin ve düşmanlığa alenen tahrik"in yerine "kamu güvenliği için tehlikeli olabilecek bir şekilde halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik"in cezalandırılması daha doğrudur.

"Halk" yerine "insanlar" denilince, daha küçük bir grubun, hatta bir kaç kişinin birbirine karşı kışkırtılması da, suçun oluşması için yeterli görülecektir, diyor Mustafa Erdoğan.

Evet, bence haklı. Bir maksat olmasa, böyle bir değişikliğe gidilmezdi.

"Kamu güvenliği" kavramından vazgeçip "kamu düzeni" denilmesi de, "kamu düzeninin bozulmasının" değil, "bozulma ihtimalinin" suçun tarifine konulması da, bir art niyet eseri olabilir.

Türkiye, sürprizlere açık bir ülke. Şeytanın ayrıntıda gizli olduğunu kaç kere müşahade ettik.

1995 yılında "demokrasi paketi" içinde yer alan ve aslında siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran 69'uncu madde değişikliğinden sonra, hem RP'nin, hem de FP'nin daha kolay kapatılmasının yolu açılmadı mı? Siyasi Partiler Kanunu'nun 103'üncü maddesinde yer alan odak kavramı, Anayasa'nın 69'uncu maddesine, diğer iki kapatma sebebinin yanına ilave edildi. Amaç, siyasi partilerin kapatılma sebebelerini sınırlamaktı. Ama sonunda, Anayasa değişikliğine dayanılarak, Siyasi Partiler Kanunu'nun odağı tarif eden ve ikaz sisteminin devreye sokulmasını isteyen hükümleri iptale uğradı.

Bu yüzden "özgürleşiyoruz" iddialarına kanmadan, adımları dikkatle atmalıyız.


27 Aralık 2001
Perşembe
 
NAZLI ILICAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED