|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İran üzerine içerden ve çarpıcı tesbitleri ile tanınan Cihan Aktaş, "Siyah yorgunluğu" diye tanımlamıştı olan biteni. "Siyah" çarşafın rengiydi ve çarşaf, devrimin simgesi. Aradan geçen 22 yıl içinde devrimin nesilleri aynı renk içinde aka aka yorulmuştu. Bir farklı çıkış arıyordu. Mao'nun devrim sembolü, kapalı yaka haki montlar ve alnında kızıl yıldız bulunan şapkalardı. Hiç şüphesiz zaman içinde Mao'nun haki rengi de yordu Çin toplumunu. Askerde, takım komutanımız üsteğmen, "selâm verirken selâmınıza kendinize özgü bir anlam yükleyin, yoksa topluluklar içinde sürüleşir insan" demişti. Birkaç yerde aynı konu etrafında konferans vermem gerektiğinde, her konuşma için ayrı bir heyecan yüklenme ihtiyacı hissediyor ve en azından başlangıç vurgusunu değiştiriyorum konuşmamın. İran'da "siyah yorgunluğu"nu anlamadı galiba devrime sahiplenen kesim. Buna belki "sistem körlüğü" de denebilir. Toplumla ilişkileri koptu, toplumsal zemin altlarından kaydı, farkında değiller. Hâlâ onlar, "en doğru"nun sözcüleri olarak herkesin kendilerini anlaması gerektiği kanaatindeler. Ama her geçen gün halkla aralarına derin mesafeler giriyor. Eğer, halkın geçen süre içinde devrimin ilkelerinden soğuduğu gibi bir düşünce varsa, o zaman da, geçen 22 yıllık "devrimci yönetim"in halka devrimi sevdiremediğini düşünmek gerekiyor. Oysa içlerinden çıkmış, yine sarıklı, yine cübbeli, yine "ayetullah" diye nitelenen bir insan, yani Hatemi, "Devrim iyi, hoş, çok şeyler verdi İran'a, ben de devrimin ideallerini benimsiyorum ama, bu insanların nabzını da tutmak gerekiyor" dediği için "halkın sevgilisi" oldu. Sanıyorum ki Hatemi, "devrimci çizgi"ye, "karşımızda insanlar var , diyor, otomatlar değil. Kurgulayıp yönetemezsiniz. İnsandaki değişim potansiyelini görmek, farklı toplum kesimlerinin farklı yönelişlerinin farkında olmak, devrimin mesajıyla değişim dinamiği arasındaki ilişkileri takip etmek, insana önem vermek, insanı zaaflarıyla kavramak gerekir." diyor. Belki Hatemi İran halkına dönüp, "Sizi anlıyorum, diye sesleniyor. Daralmanızı, yaşadığınız devrim yorgunluğunu, her yanlışlığa, her aksamaya, her olumsuzluğa devrim için katlanmak gerektiği yaklaşımının artık halk tarafından taşınamaz bir yük haline geldiğini anlıyorum." İnsanlar, belki de bu sürecin ne getireceğini bilmeden, sırf kendilerini anlayan birisi çıktığı için ona sarılıyorlar. Böyle zamanlarda basireti kaybettiğinizde, dolayısıyla özeleştirinin yolunu bulamadığınızda, üstelik eleştirileri gazete kapatıp, politikacı hapsederek boğduğunuzda her şeyi kaybedersiniz. İran'da da bu oluyor. Halkın taleplerini kavrayamayan kadrolar, kendilerine yönelen tepkinin, zaman içinde temsil ettikleri farzedilen değerlere de yöneleceğini-yöneltileceğini, bir yerde değerleri kendi zaaflarına kalkan edindiklerini göremiyorlar. Oysa sağlıklı bir Hatemi değerlendirmesi yapsalar, ona yönelişin ardındaki toplumsal psikolojiyi tesbite çalışsalar, belki halkla yeniden iletişim sağlamanın yolunu bulacak ve belki öylece, halktaki hareketlenmeye saptırıcı misyonlar yükleme arayışındaki uluslararası odakların oyununu bozacaklar. Ama sistem körlüğü kolay aşılacak bir engel olmuyor hiçbir zaman.
...VE FP
İran'da olan bitenle FP'deki gelişmeler arasında bir paralellik var gibi geliyor bana. Bu partinin merkezi iradesinin de halkla ilişkilerin seyri planında ciddi bir özeleştiri yapması gerekiyor. Parti politikalarının kendi ana tabanında bile sorgulanıyor olması gerçeği üzerinde düşünmek... Yine kendi içlerinden çıkmış, değerler itibariyle farklılıkları olmayan bir insanın, halkla daha geniş bir sevgi bağı oluşturmasının sebepleri üzerinde durmak... Ona ve birlikte hareket ettiği insanlara öfkelenmemek, onu kötülememek, onun ayak sürçmelerinden kendi çizgisini doğrulama gibi sonuçlar üretmemek... Sonra halka kızmamak... "Bizi neden anlamıyor" gibi serzenişlerde bulunmamak, halkı suçlamamak... Mesafeleri derinleştirmemek... Halkın Tayyip Erdoğan'a yüklediği misyonu anlamak. "Doğru"nun çok farklı biçimlerde seslendirilebileceğini, eğer halk önemliyse, doğruyu halka onun en anlayabileceği, en sevebileceği, en kabul edebileceği bir dille, bir sima ile sunmak... Elhasıl halkla iletişimi kaybetmemek... Belki Tayyip Erdoğan'ın da alabileceği derslerden söz etmek mümkün İran olayından... İran gerçeğinde, oradaki devrim sürecini çözmek isteyen, dolayısıyla İran'ı yeniden teslim almayı planlayan (Hatemi'ye de böyle bir misyon yüklemeyi amaçlayan) bir uluslararası iradenin varlığını da görmek lâzım. İran gerçeği, kontrol dışı kalan ve uluslararası sisteme meydan okuyan bir "İslâm vakıası" demek aynı zamanda. İşte uluslararası irade bu vakıayı yeniden kontrol alanına çekme arayışında. Uluslararası iradenin Türkiye'ye yönelik bir iradesi olduğunu da görmezden gelmek mümkün değil. Kaç zamandır "Siyasal İslâm-İslâmcılık öldü" söylemlerini, bir yerde "Onu öldüreceğiz-öldürdük" diye okumak da mümkün. İslâm dünyasındaki bütün siyasî aktörlerin böyle bir sürecin farkında olmaları ve buna karşı kendi hareketlerini koruyucu tedbirler almaları ilk zaruret kanaatimce...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |