|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Niçin Gazâlî?" sorusu, keşke "Niçin İmam Gazâlî'yi bu kadar önemsiyoruz?" anlamını taşısaydı/taşıyabilseydi. Ne yazık ki bizler İmam Gazâlî'yi önemsemiyoruz; onu anlayabilecek bir biçimde donanmaya bir önem atfetmiyoruz.... İhyâ-i Ulûm'id-Din adlı eserinden birkaç bölüm okumayı, birkaç eserinin sayfalarını karıştırmayı, bulur da elimize alırsak o muhalled otobiyografisine (el-Munkızu min'ed-Dalâl) bakmayı marifet addedip hemen genel yargılara varmaya çalışıyoruz. Bu bakımdan "Niçin Gazâlî?" sorusu, bugün "Niçin İmam Gazâlî'yi ziyadesiyle önemsemeliyiz?" anlamını taşıyor; Gazâlî'nin açtığı evlekte yürümeyi beceremedikçe bu toprakların çocuklarının Dinî İlimlerin İhyası'ndan sözetme gücüne erişemeyeceklerine îmada bulunuyor; İslâm ilim ve fikir mirasının hem yapısal bütünlüğü, hem de tarihsel sürekliliği içinde anlaşılıp kavranılması için bu büyük usta'nın projesine dahil olunması gerektiği söylenilmek isteniyor. O halde bu anlamıyla sorumuzu yineliyelim: Niçin İmam Gazâlî? İmam Gazâlî... Çünkü kendisiyle sonrası arasında —çağdaşlarımızca— varsayılan kopukluk sanısını gidermenin yolu, evvelemirde onun yaptıklarını/yazdıklarını anlamaktan geçer. İmam Gazâlî'nin İhya projesi anlaşılmadıkça, İslâm düşüncesinin istikametini bulması için tashih ettiği hattın üzerinden gidilmedikçe sözgelimi ne İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin veya İmam Şafii'nin, ne İmam Eş'arî'nin ya da İmam Maturidî'nin, ne de Muhasibî'nin veya Mekki b. Ebî Talib'in bir bütünlük veya süreklilik içerisinde anlaşılmak imkânı vardır. Sadece öncesinin mi? Elbette hayır! Çünkü herşeyden evvel Gazâlî'nin İhya projesini İslâm dünyasının ilmî, siyasî, sosyal ve iktisadî birliği için kendisine dayanak noktası alan Selçuklu ve Osmanlı ulema ve umerasının başarısını kavramak için İmam Gazâlî'ye müracaat zorunluluğu vardır. Sözgelimi Gazâlî silkinin en önemli isimlerinden Fahreddin Razî ile takipçilerinin temellendirdiği tarih ve coğrafya tasavvuru kısa bir zaman dilimi içerisinde İslâm dünyasının neredeyse tamamınca benimsenmemiş olsaydı, bugün Osmanlı mu'cizesinden (!) söz edemeyecektik. [Mu'cize sözcüğünü bilerek ve en basit anlamıyla kullanıyorum; yani "bu kadar kısa bir zaman dilimi içerisinde genişleyen ve yine bu kadar uzun bir zaman dilimi içerisinde daralan bir imparatorluğa dünyanın tanık olmaması" mânâsında.] İslâm dünyasının İmam Gazâlî sonrasında metafizik bütünlüğünü yenilemesi veya ilmî sürekliliğini kuvvetlendirip derinleştirmesi bir yana, siyasî ufkunun onu Viyana kapılarına taşıyacak raddeye ulaşması da —hiç mübalağa etmeden söylüyorum— İmam Gazâlî'nin bu siyasetin merkezine alınması sayesinde gerçekleşmiştir. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat terkibi —bilindiği üzere—iki itikadî, dört amelî mezhebi kapsar. Hem Eş'arilik ve Maturidilik, hem de Hanefilik, Malikilik, Şafiilik ve Hanbelilik, İmam Gazâlî sonrasında çatışmalarını asgariye indirmişler ve Selef-i Salihîn'in yolu Gazâlî tarafından formüle edilerek gelecek nesillere aktarılmıştır. Sadece Mantık, Belağat, Fıkıh ve Fıkıh Usûlü gibi ilim dallarında değil, Kelâm ve Tasavvuf gibi temel alanlarda da İmam Gazâlî'nin ortaya koyduğu terkîbât belirleyici olmuştur. Nahivcilerle Mantıkçılar, Usûlcülerle Belağatçılar, Fıkıhçılarla Muhaddisler, Kelâmcılarla Mutasavvıflar arasındaki bildik tartışmaların çözüme kavuşup şer'î ve gayr-ı şer'î ilimlerin —bir hiyerarşi dahilinde— bulunmaları gereken mevkîlere taşınmaları hep Gazâlî sonrası paradigmanın ürünüdür. Bir Osmanlı âlimi herhangibir meseleyi açıklarken, şayet hiç çekinmeden "Mantıkkiyyûna göre, Belagiyyûna göre, Usûliyyûna göre...." diyebiliyor ve sözgelimi hem fakih, hem mutasavvıf, hem kelâmcı, hem mantıkçı, hem şâir, hem musikişinas olabiliyorsa, bu da Gazâlî sonrasında ikmâl edilen paradigmanın bütünlük ve süreklilik arzeden yapısıyla alâkalı bir keyfiyettir. İhyâ-i Ulûm'id-Din, İmam Gazâlî'nin başlattığı ve takipçilerinin ikmâl ettiği bir projenin adıydı... Kendisi bu konuda ve bu başlık altında muhalled bir eser kaleme almış; kendisinden sonra eseri hemen hemen İslâm dünyasının her yerinde büyük bir alâka görmüştü. Akâid'in zanniyât'tan, Kelâm'ın haşviyât'tan, Tasavvuf'un batıniyât'tan, Fıkh'ın ihtilafât'tan, hepsinden önemlisi Felsefe'nin yunaniyât'tan arındırılmasında İmam Gazâlî'nin ve takipçilerinin rolü sanırım kimsenin reddedemiyeceği kadar önemlidir. Gazalî sonrası oluşan ilim mirasının İslâm düşünce geleneğinin kemâl noktasını teşkil etmesi, hiç kuşku yok ki bu kemâlâta istinad eden siyasî önderlerin ulaştıkları başarıyı anlamak bakımından da açıklayıcıdır. Peki ya bugün? Bugünkü hâl-i pür-melâlimizin esbab-i mucibeleri arasında bu çerçevenin terkini de zikredersem, kimse "Yok, bu kadar da değil!" demeye kalkışmasın; otursun niçin bugün bile İbn Sina veya İbn Rüşd'ü İmam Gazâlî'ye tercih eden gafilerin çıktığını anlamaya çalışsın. İmam Gazâlî isminden rahatsız olanlara iyi bakınız, göreceksiniz ki onlar muhakkak ya "bu toprakların çocuklarına İstanbul'u unutturmaya çalışanlar" ya da "İslâm dünyasına İstanbul'dan bakmayı reddedenler" arasında yer alıyorlardır. Çünkü sorun Gazâlî değil, sorun İstanbul! Soralım o halde: Niçin İstanbul?!?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |