T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Gümüşsuyu Kaplanı ve temiz eller

Radyo ve Televizyon Kanunu'nun müzakereleri sırasında, Meclis'te sık sık İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'nin adı geçti. Bu medya imparatorunun, hakkında 11 adli dosya bulunmasına rağmen seçimleri kazanabilmesi, kötü bir örnek olarak ele alındı. Berlusconi'nin siyaseti etkilemedeki başarısı, Avrupa Birliği üyelerine, medyada sermaye yoğunlaşmasının doğuracağı tehlikeler üzerinde, daha dikkatle durulması gereğini de hatırlattı.

Berlusconi

Berlusconi'nin popülaritesi, başbakan olduktan 1 ay sonra tam 18 puan düşmüştü. Neden?

Çünkü Berlusconi, iktidara gelir gelmez, temiz eller operasyonuna karşı savaş açmıştı.

Bugün bizim bazı politikacılarımızı hatırlatır tarzda savcılarla mücadele ediyor, eğer ülkeyi yönetmek istiyorlarsa, siyasete girsinler, seçilip gelsinler, diyordu. "Milli irade ve demokrasi kavramını"pisliğin üzerini örtmek amacıyla kullanıyordu.

İtalya'da, Şubat 1992'de, Milano'lu hâkimler tarafından "Temiz eller" operasyonu başlatılmıştı. 90 milletvekili ve senatör, soruşturma kapsamına alındı. İtalya kanunları, yolsuzluk iddiaları dolayısıyla kişilerin gözaltında tutulmalarına imkân veriyordu. Berlusconi, başbakan olur olmaz, kanun hükmünde bir kararname ile, bu imkânı ortadan kaldırdı. Böylece, 1165 yolsuzluk sanığı hapishaneden çıktı.

Halk, Berluconi'nin seçimde kullandığı "Haydi, İtalya" sloganına nazire olarak, "Haydi hırsızlar" (Forza ladri) diye sokaklara döküldü. Kamuoyu baskısı öylesine büyüktü ki, başbakan, kanun hükmündeki kararnameyi geri çekmek zorunda kaldı.

Berlusconi, devlet televizyonunu da denetim altına almaya çalıştı. Tam olarak bunu başaramayınca, hükûmet icraatını öven (bir nevi Türkiye'deki icraatın içinden programları gibi) kısa spotlar yayınlattı devlet televizyonu RAİ'de. Ama yayını denetleyen kuruluşun başındaki Guiseppe Santaniello, bir sosyal faydası bulunmadığı gerekçesiyle, reklâm spotlarının devlet televizyonunda yayınlanamayacağı kararını aldı.

Fininvest'i yönettiği dönemlerde, rüşvet verdiği iddiasıyla karşılaştı Berlusconi. Başbakan "İstifa etmeyeceğini, adaletin kendisini suçlamak üzere manipüle edildiğini, demokrasinin ilk kuralının, seçilmişlerin ülkeyi yönetmek olduğunu" söylüyordu. Ama İtalya kanunları müsait olduğu için, Milano savcısı tarafından, tam 7 saat sorgulandı. Koalisyon ortağı Umberto Bossi'nin partisi tarafından azınlığa düşürülmeyi beklemeden, Berlusconi istifa etti. Ancak 1 yıl, iş başında kalabilmişti.

Milli irade ve demokrasi silâhını pervasızca kullanıyordu. "Demokrasi ve milli irade çiğnenmiştir. Ülke tuzağa düşürülmüştür" diyor ve taraftarlarını bütün illerde sokağa dökülmeye davet ediyordu.

Berlusconi hakkındaki 11 adli dosyanın hepsinin muhtevasını bilemiyoruz. Ama bunlardan biri vergi memurlarına rüşvet, diğeri de, televizyon kanallarının dağılımı sırasında, kendisini kollayan sosyalist partisi başkanı Bettino Craxi'ye 10 milyar liret verdiği iddiası. Bettino Craxi'nin çeşitli yolsuzluk dosyalarından yargılanıp, mahkûm olduğunu da hatırlamak gerekir.

Brezilya ve Meksika

Her zaman, İtalya'da olduğu gibi, televizyon sahibi şahsen siyasete girmiyor.

Medya imparatorlarının, iktidara taşıdığı isimler de var. Meselâ Brezilya'da, 1989'da Fernando Collor de Melo, Globo medya grubunun (televizyon ve gazete) desteğini alarak başkan seçildi. Fernando, Brezilya'nın küçük eyaletlerinden birinde, fazla tanınmamış bir vali iken, Globo grubunun sahibi Brasil Roberto Marinho'nun yardımı sayesinde, başkanlık seçimlerini kazandı. Ama Başkan Fernando, iki yıl sonra, yolsuzluk iddiasıyla, Senato tarafından görevden alındı.

Meksika'da da, güçlü medya, siyasetin anahtarı olmuştur. Basın yayın imparatorluğu Televisa'nın başında, kaplan "El Tigre" lâkabını taşıyan Emilio Milmo bulunuyordu. Televisa, Meksika'da görsel yayınların % 95'ine hâkim. Televisa'nın 4 ulusal, bir de haber kanalı var. Ayrıca çok sayıda radyosu ve 80 adet gazetesi bulunuyor.

Emilio Milmo, hep resmi parti PRİ'yi destekledi. Ernesto Zedillo'nun başkan seçilme kampanyasında yer aldı. "Ben cumhurbaşkanının ve rejimin emrindeyim" diyordu Televisa'nın sahibi Emilio ve ilâve ediyordu: "PRİ'nin bana kazandırdıklarından sonra, ben de onun için elbette bir şeyler yapabilmeliyim."

Emilio, 1997'de öldü; PRİ, 1997'de 68 yıllık tek başına iktidarını, Meclis'teki salt çoğunluğunu ve Mexico Belediye seçimlerini kaybetti. Bu bir tesadüf müydü?

Schwartzenberg'in önerisi

Yukarıdaki bilgileri, Roger Gerard Schwartzenberg'in "Siyaset yalanı" kitabından aldım. Sosyalist partiden milletvekili seçilen ve bakanlık yapan Schwartzenberg, Fransa'da televizyonlara ortak olan bazı firmaların, kamudan ihale almasının, yolsuzluklara yol açtığını belirterek, Bouygues örneğini veriyor. TF 1 adlı Fransız ulusal kanalında sadece % 39 hisseye sahip olmasına rağmen, Bouygues'in, Lyon çevre yolunu 3 milyar 600 milyon frank bedelle aldığını, 6 milyar franka tamamladığını, Lyon Belediye Başkanı ve milletvekili Michel Noir'ın bundan dolayı 18 ay hapse ve 5 yıl siyaset yasağına çarpıldığını belirtiyor.

Schwartzenberg, "Dünyanın hiçbir yerinde özel televizyon sahipleri, kamu ile iş yapamaz, menfaat birliği içine giremez" diyor. (Tabiî Türkiye'nin şartlarını bilmediği için bunları yazıyor. Veyahut, mukayeseyi belirli standarttaki ülkelerle yapıyor)

Sosyalist bakan ve milletvekilinin tavsiye ettiği reformun üç ayağı var:

1) Hisse oranını % 49'dan % 25'e düşürelim.

2) Bir özel tv'de % 10'dan fazla hissesi olan, kamu ihalesine giremesin.

3) Televizyonları denetleyen RTÜK benzeri kuruluşun üyelerini, iki Meclis'in başkan ve cumhurbaşkanı seçmesin. Meclis, üçte iki çoğunlukla seçsin. Böylece, üzerinde uzlaşma sağlanan isimler göreve gelir.

Görüldüğü gibi, Schwartzenberg'in önerdiği değişiklikler, aynen bizim eski yasamızda mevcut olan kurallara benziyor.

Biz, yolsuzluk ve çamura saplanmış İtalya ile Güney Amerika modellerine doğru yol alırken, Fransa, çareyi aksi istikamette arıyor ve televizyon sahiplerinin kamu ihalesine girmelerinin yasaklanmasını istiyor.

Gümüşsuyu kaplanı

Son olarak şunu da söylemek isterim:

"Televizyonlarını, çıkar amacıyla kullananların lisansı iptâl edilecek" deniliyor. Bu madde yeni değil. Eski kanunun yayın ilkeleri (k) arasında yer alıyordu. (k: Özel amaç ve çıkarlara hizmet eden, haksız rekabete yol açan yayınlar yasaktır.) Gene eski kanunun 33'üncü maddesi, "Yayın ilkelerinin ihlâlinin tekrarlanması halinde, yayın izninin iptâl edileceğini" belirtiyordu.

Malûm medya tekeli, –Gümüşsuyu kaplanı; El Tigre– birinci sayfasından anons ediyor: "Çıkarı doğrultusunda yayın yapanların televizyon lisansları iptâl edilecek."

Bir diğeri, "Bugüne kadar maskeli yayıncılık yapıldığı için, televizyon sahipleri bilinmiyordu; bu yüzden hata yapanlar, kanunları çiğneyenler cezalandırılamıyordu. Şimdi şeffaflık geliyor" diye yazabiliyor. Pes doğrusu!

Kanal D'nin Aydın Doğan'a, ATV'nin Dinç Bilgin'e, Star'ın Cem Uzan'a, Show'un Erol Aksoy'a, TGRT'nin Enver Ören'e, NTV'nin Cavit Çağlar'a ait olduğu bilinmiyor muydu?

Medya sermayesi, şeffaflık olmadığı için mi, maskelerinin arkasına saklanarak devletten haksız kazanç elde etti? Yoksa, aksine, onların medya ile ilişkisi bilindiği için mi, krediler, teşvik imkânları önlerine serildi?

Mızrağı çuvala sığdırmaya çalışıyorlar ama sığmıyor.

ZORUNLU BİR CEVAP:

Oktay Ekşi, değer verdiğimiz bir arkadaşımız. Yazılarında, düşüncelerini serbestçe ifade edemediğini belirtmiştim. Beni yalanlamak üzere ve koca makalesini baştan aşağı bana tahsis ederek verdiği cevapta, aslında iddialarımızı teyid ediyor:

"Ben başyazarım, kendi bireysel görüşümü değil, gazetemin yayın politikasını sütunuma yansıtırım" diyor ve ilâve ediyor: "Oktay Ekşi, uzun yıllardır yazdığı bu sütunda, ilk ve herhalde son defa kendi görüşünü ön plana çıkarmış ve yayınlamıştır. Yapılan profesyonel bir hatadır. Hürriyet'in farkı, bunu anlayışla karşılamış olmasıdır."

Oktay Ekşi demek, beynini ve vicdanını kompartımanlara ayırmış: Kâh Hürriyet gibi düşünüyor; kâh kendi gibi.

Sütununa kendi görüşlerini yansıtamadığına göre, dün benim için yazdıkları da (Nazlı Ilıcak, stajyer gazeteci gibi, demogoji yapıyorsa ayıp ediyor, bildiğini okuyor vs) herhalde Hürriyet'in görüşü!

Peki bu Hürriyet dediğiniz kim? Yazıişleri kadrosu mu? Genel Yayın Müdürü mü? Patron mu? Başyazar, yazıişlerinde istişare sonucu doğan ortak görüşü kaleme alsa, –isimsiz yazması kaydıyla– bu kabul edilebilir. Ama, "ben başyazarım, kendi kanaatimi bir kenara atıp, patronun veyahut Genel Yayın Müdürü'nün talimatı ve görüşü doğrultusunda yazarım" demek, söz konusu davranışı, "Hürriyet politikası" diye perdelemeye çalışsanız dahi, inandırıcı olmadığı gibi etik kurallara da pek uymuyor.

Başyazılar, isimsiz olmak kaydıyla gazetenin genel politikasını yansıtır. Ama siz yazınıza imza atarsanız, ister istemez kendinizi bağlarsınız. O takdirde kendi düşüncelerinizi ifade etmek zorundasınız.

Acaba Ekşi, beni vesile kılarak, kamuoyuna "sansür ediliyorum" mesajını mı gizlice vermek istiyor diye de düşündüm doğrusu. Öyle ya "Makalemdeki fikirler, Hürriyet'in fikirleridir" demek, "Genel Yayın Müdürü'mün veyahut patronumun talimatı doğrultusunda yazıyorum" demenin nazik bir versiyonu sayılabilir.

Ekşi, son bir defa daha, Hürriyet'in âlicenaplığına sığınarak, sütununda bir sorumuza cevap verebilir mi? Bir kişinin, hem iki ulusal kanalı, radyosu, gazeteleri, bankası, sigorta şirketi, aracı kurumu olsun mu? Dünyada buna izin veriliyor mu?

Lûtfen bir örnek! Ama, örnek, Güney Amerika'dan veya Afrika'dan olmasın.


9 Haziran 2001
Cumartesi
 
NAZLI ILICAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED