T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Onların içinde kocaman bir ateş var...

Henüz ip atlayıp çember çevirecekleri yaşlarda, bu ülkede yanmanın, ıssızlığın ortasında tek başına kalmanın dayanılmaz hüznüyle buluştular. Kol kola girip sevincin şarkısıyla uçarak geçtikleri sokaklardan "zehirli barikatlar"la kovuldular.

Onların kimseleri kalmamış bu dünyada... Onlar, bütün kapıları yeniden çalıp "kimsesizlerin kimsesi"ni arıyorlar, onlar Hz. İbrahim'in "gül bahçesi"nden geliyorlar...

Onlar, fidanlarından koparılıp zalim rüzgarlara terkedilen Bursa Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nin genç karanfilleri.

Yaşıtlarının ellerinde karneleriyle yeni umutlara koştuğu bugünlerde, onlar bütün geleceklerini çalan "karanlık bakışlı" küçük kralların zulmünden kaçıp, yüreklerini "insan gibi insanlar"la paylaşmak için yollara düşmüşler. Uzaklara uçmayı erken öğrenmiş, özgürlüğü seçmişler...

Hafta içinde kapımı çaldıklarında, bir süre konuşmadan konuştuk, genç yüreklerin orta yerinde yanan o büyük ateşte acılarımızı, kederlerimizi yeniden paylaştık.

Belli ki savunmasız gülüşlerini incitmişler, umutlarına vurulan kelepçelerin dehşetinden başka martılar uçuşuyordu hepsinin gözlerinde...

Kimbilir kaç evde, kaç güvercin vuruluyor, kaç karanfil soluyor şimdi...

Kimbilir, hiç verilmeyen karnelerine kapanmış kaç göze korkunun zalim gölgesi düşmüştür...

Kimbilir, kaç genç kız öfkesini ve masumiyetini gizlemiş, kaç genç kız umutlarını ertelemiş, kaç kardelen kimsesizliğine ağlamıştır...

Kimbilir, "karanlık bakışlı" sürülerin yüreklere saldığı korku nasıl yeniden ateşliyordur, küçük yüreklerdeki isyanları...

Kimbilir, kaç Sinem, kaç Sümeyye, kaç Zekiye daha 14-15 yaşında yüzüne kapanan okul kapılarının ardında hiç üşümeden, ağlamadan günlüğünde küçük umut şarkıları biriktirdi.

Bursa Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nin yasaklı öğrencileri, arkalarında küçük günlükler bırakarak bir hüzün gibi gelip geçtiler İstanbul'dan...

Mesela Sinem Bilik... Kimbilir ne coşkular, ne isyanlar var küçücük yüreğinde...

"Artık okulun duvarları da tanımaz olmuş bu yüzü, sıcaklığını vermedi, buz gibi donuktu bana karşı. O beton yol ve beni dağlara götüren o manzarası, utanıyor o da utanmazların yüzüne bakmaktan. Saklamış karlı zirvelerini dağlar, sislerin ardında bir ağlayan var. El uzatsam tutacağım. O kadar yakın ve o kadar uzak ki, bağırsam cevap veren yok.

Sebepsiz haykırışlar değil şimdi haykırışlarım 'ben'i buldu. Sevdamız aynı sevda, şarkımız aynı şarkı. Bu sokaklar bizi hatırlayacak, şiirlerimizi, sevdamızı, umudumuzu. Biz yokuz şimdi sınıflarda, suskun şimdi dudaklar.

Benim okulumda öğrenciden çok "suçlu(!)"lar, öğretmenden çok polis vardı. Ben artık üşümüyorum, belki de üşüyemiyorum. Parmaklarımızı hissetmediğimiz zamanlar, birbirimizin gözlerindeki umudun sıcaklığı yetiyordu bize.

Artık ne bahçede, ne koridorda, ne de sınıflarda biz yokuz, ama yarın geleceğiz selamla, sevgiyle, umutla... Sonsuzluk bizim olsun yeter!..


17 Haziran 2001
Pazar
 
MEHMET OCAKTAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED