|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Fazilet Partisi'nin, "hukuk nosyonu" ile yakından uzaktan ilişkisi bulunmayan "sudan" hatta "gülünç" gerekçelerle kapatılması, Türk demokrasisine yönelik bir başka "suikast girişimi"dir. Bu "suikast girişimi"nin altında Anayasa Mahkemesi imzası olması, daha da hazin bir görüntü veriyor. Anayasa Mahkemesi sıfatını taşıyan bir kurum, kendi "saygınlığı" konusunda asgari titizliğe sahip olmalıydı. Anayasa Mahkemesi'nin "saygınlığı"nı kendi elleriyle yok etmesi, Türkiye'de "hukuk devleti nosyonu"na yönelik bir başka "suikast girişimi"dir. Bunu yapan, Anayasa Mahkemesi'nin kendisi olursa, buna bir "intihar girişimi" de denebilir. Bu "suikast girişimi", Türkiye'de utanmadan nasibini almamış olan ve her kamuoyu yoklamasında "en güvenilmez kurumlar" sıralamasında ilk sıraları kapan "merkez medya"da bir "kişilik katli" halini aldı. Hürriyet'in dünkü manşetinde solda kocaman bir Nazlı Ilıcak fotoğrafı ve hemen üzerinde kocaman, kalın puntolu bir manşet "FP'yi de yedi"… Alt başlık ise, ancak "aymaz bir yargıç"ın verebileceği bir hüküm cümlesi: "Nazlı Ilıcak, laik cumhuriyete aykırı eylemleriyle Fazilet Partisi'nin kapatılmasına sebep oldu." Sabah'ın da Hürriyet'ten kalır yeri yok: "Fazilet'i iki kadın yaktı" manşetiyle "Anayasa Mahkemesi, Fazilet'i Merve Kavakçı ve Nazlı Ilıcak'ın türban şovu yüzünden kapattı" alt başlığını uygun görmüş… Kararın "isabet"i, "demokrasiye uygunluğu" ve Türkiye'yi o pek meraklı göründükleri dış (Batı) dünya ve AB nezdinde düşüreceği açmaz, birinci sayfaları artık bir "kişilik katli" aracı haline gelmiş bu iki gazetesini fazlaca ilgilendirmiyor. Bu arada, Sabah'ın birinci sayfasından buram buram "kadın düşmanlığı" ve "maçizm" kokuları yükseliyor. Hürriyet'in garezini ve çarpıtmasını anlamak mümkün. Nazlı Ilıcak, o grubun tüm kalemlerini bir "infaz müfrezesi" gibi kullandığı RTÜK Yasası'na en amansız biçimde karşı koyan milletvekili idi. Türkiye'de "basın özgürlüğü mücadelesi" Nazlı Ilıcak'a "şeref locası"ndaki yerini mutlaka verecektir. Ancak Hürriyet ve "amiral gemisi"nin ardındaki "ördekler filosu"nun kalemlerinin böyle bir imtiyazı olamayacak. Bunun farkındalar ve şimdi Nazlı Ilıcak'tan "intikam" için kalemlerini sivriltip, ona saplamak için taarruza geçtiler. Anlaşılıyor. Cumhurbaşkanı'nın vetosunu yemiş olan ve basın ve ifade özgürlüğü açısından utanç verici bir belge olarak arşivlerde yerini alan RTÜK Yasası'nı desteklemek için Doğan medya grubunda "grup kararı" olduğunu biliyor musunuz? Bu gruba ait gazete, dergi ve televizyonlarda, "bordrodakiler"e düşünce, ifade ve dolayısıyla basın özgürlüğüne kasteden RTÜK Yasası'nı destekleme talimatı verildiğini biliyoruz. Kendi mesleklerinin etiğine ve "mesleki özgürlükleri"ne bu kadar aykırı bir yasanın arkasına, "patronları"nın ve muhtemelen genel yayın yönetmenlerinin talimatıyla geçmekte bir beis görmediler. İşin "anlaşılmayan" tarafı şu: Bazıları, bu konuda yasaya karşı çıkmasalar bile hiç yazmayabilirlerdi. "Nötr" davranabilirlerdi. Büyük "hayal kırıklığı"nı asıl onlar yarattılar. Bu "bazıları"nın yazılarını okuyunca, eminim, birçok dudağın kenarına bir "müstehzi tebessüm" yayılmıştır. Kendilerine yönelik "Yazık, sen de bu kadarmışsın meğerse" duygusu; o bazıları bakımından "nefret" duygusundan daha "yaralayıcı" olmalı. Yunan mitolojisinde Olimpos Dağı'ndan oturan Zevs'in çeşitli entrikalar ve baskıyla iğfal ettiği "küçük tanrılar"a yer verilir. Bizim medyanın "Zevs"ine kendini teslim eden "küçük tanrılar"ın hali de hayli "mitolojik"… Bunların saflarından Fazilet Partisi'nin eften püften bir gerekçeyle kapatılmasının, Türk demokrasisinde açtığı yara ve Türkiye'nin AB yoluna diktiği barikat bir yana bırakılarak, Nazlı Ilıcak'a açılan salvo ateşinin sebebi besbelli değil mi? "Patronumuzu tanımak istiyoruz" ve "medya sahipliğinde şeffaflaşma" gibisinden komik haykırışlar üzerine Nazlı Ilıcak, "Patronunuzu yakında mahkemeye çıktığında tanırsınız" dememiş miydi? "Andıç" adındaki Türkiye'nin "Dreyfus olayı"nı Nazlı Ilıcak deşmemiş miydi? "Enerji yolsuzlukları" ve "banka hortumculuğu"na karşı TBMM çatısı altında en gözüpek mücadeleyi Nazlı Ilıcak vermemiş miydi? Anayasa Mahkemesi'nin kararının vahameti, "ana muhalefet partisi"ni kapatmak kadar, münhasıran böyle bir Nazlı Ilıcak'a yönelik olmasından kaynaklanıyor. Yanına bir de, "28 Şubatçılar sütübozuktur" demiş olan Bekir Sobacı'yı eklediler. Yani kararı, "28 Şubat'ın kontratağı" olarak değerlendirmek de yanlış olmayacak. Anayasa Mahkemesi üyelerinin, mantıklı ve hukuka uygun bir savunmasının imkansız olduğu böyle bir kararı vermeleri için, "ağır baskı" altında bulundukları söylentisi Ankara'da yaygın. Eğer doğruysa, "O yaşta, bu sıfatta nasıl oluyor da, baskıya boyun eğiyorsunuz" diye sormak gerekir. Şayet bu söylenti doğru değilse, böyle bir karara imza atanları "vicdanlarıyla başbaşa bırakmak"tan başka bir yol yok. "Seçimi mecbur kılmayan bir karar çıktı, dolar ve borsa düşmedi; dolayısıyla program etkilenmeyecek" diye ellerini oğuşturanlar ise, "Güçlü Ekonomiye Geçiş Program" ile "demokrasi ve açık toplum" arasındaki irtibatı gözden kaçırmasınlar. Çünkü, kararın Türkiye'ye ve bu arada "kutsal program"a yaptığı tahribatın acısı önümüzdeki aylarda (yıllarda değil) fena halde çıkacak. Dedik ya, Türkiye'ye yazık oldu. Çok yazık…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |