|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Şu sıralar 11 Eylül - Afganistan ekseninde yapılan iç yorumlar, "Türkiye modeli" üzerine bir "güzelleme" yarışına dönüşmüş bulunuyor. Buna uluslararası çevrelerden de "Hadi siz iyisiniz" yollu destekler geliyor. Uluslararası "güzelleme"ler Türkiye'yi Amerikan politikaları istikametinde değerlendirmek (kullanmanın daha nazikçe ifadesi) gibi pragmatik bir değer taşıyor olsa bile, gene de içerdeki vatandaşlarımızı mutlu etmeye yetiyor. Doğrusu, ülkemizin düzeninin böyle "güzelleme"lere lâyık bir model niteliğinde olması bizi sadece mutlu eder. Sonuçta paylaşacağımız bir güzelliğin üzerine çamur atmak gibi hastalıklı bir çizgide duramayız. Ama "keşke" gibi bir iç rezervimiz var, çünkü "keşke insicamlı, sağlıklı, toplumu mutlu eden bir yapıya sahip olabilsek!" gibi bir sancılı temenniden kurtulamıyoruz. Cumhuriyet Resepsiyonundan medyaya en çok Genelkurmay başkanı Kıvrıkoğlu'nun sözleri yansıdı, onlar da bir coşkulu mutluluğu değil, 78'inci yılda yaşanan sancıları seslendiriyordu. Ekonomik sancılar, dış politika gerilimleri, 28 Şubat ekseninde ortaya konan toplum-sistem ilişkilerindeki sancılar ve siyasî tıkanma... Bu nasıl ideal model ki, her yanından sarkıyor, dökülüyor ve toplumda derin güvensizlikler oluşturuyor? Sorun bakalım ülkede, yarına güvenle bakan yüzde kaç insan var? İnsanlar kaçacak yer arıyor... Geçen gün bir yudumcuk nefes almak için yurt dışına giden bir genç kızdan e-mail aldım, "bunaldım burada, ne yapmamı tavsiye edersiniz?" diye yazıyordu. Alın bakalım, insanlarımız burada nefes alamıyor, gittiği yerlerde de bir başka tıkanma yaşıyor. Bunlar bizim insanlarımız. Ekonominin tüm aktörleri S.O.S. veriyor. Halk ekmek kuyruğunda saatlerce bekleyen insanlar da bu "model güzellemesi"ne katılıyorlar mı acaba? Türkiye'de kaç kişi için anlamlı bu model güzellemesi? Siyasete bakın... Başbakan'ın performansından askerî kesim dahil herkesin ümit kestiği artık gazete manşetlerine yansır hale geldi. Meclis'te müthiş oy desteğine sahip bir hükümet, her şeyi ile bitmiş durumda... Bu hükümetle bir süre kader ortaklığı yapmış olan eski Cumhurbaşkanı, hükümete karşı savaşın ön safında yer tutmuş. Hükümetin halktaki oy oranı, yüzde 15'lerde... Üç partinin de barajla derdi var. Erken seçim çağrıları toplumun her kesiminden peşpeşe geliyor, ama erken seçimin ne getireceği konusunda da tam bir belirsizlik hakim. Birileri istiyor ki, erken seçim olsun ama, halkın oy verecekleri değil de kendilerinin güven duydukları iktidar olsun... Alın size halk iradesine ambargo... Kiminin halktaki itibarı sıfırlanmış kimine de kimileri yol vermek istemiyor. Ve siz, seçimden umut üretmek istiyorsunuz. Hani umut? "Yönetemeyen demokrasi" tanımlamasının en çok bize yakışmasının herhangi bir anlamı yok mu? Genelkurmay Başkanı'nın 28 Şubat'la ilgili sözleri, tam da "Türkiye Modeli güzellemeleri" ekseninde gündemi besliyor. Ama acaba bu sözler, tartışma götürmez bir gerçekliği mi ifade etmiş oluyor? 28 Şubat'la ilgili bir toplumsal sancı kıvrandırıyor değil mi ülkeyi? Rahat mı Türkiye 28 Şubat ekseninde tartışılan konular içinde? Toplum yüreğini durultan bir uzlaşma zeminini mi paylaşıyoruz? Bir toplumsal sancının mevcut bulunduğu gerçekse, Türkiye bu sancı içinde bin yıl mı yaşayacak? Türkiye'de tüm toplum kesimlerini buluşturan bir sistem yapılanması tamamen gözden çıkarılmış mı olmaktadır? Bir toplum kesimi, hem de inanç değerleri Türkiye'nin ana inanç haritası içinde şekillenmiş bir toplum kesimi, yukardan aşağı tanzimlere boyun eğmek, değilse sopalanmaya razı olmak zorunda mı hissedecek kendisini? Gazete köşesine kurulup "Bizim modelimiz iyi" demek kolay, ama gelin bir de halkın durduğu yerden bakın bakalım olaya, her şey öyle çok cicili - bicili gözüküyor mu? Önceki gün, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinden üç öğrenci geldi ziyaretime. 7 haftadır okullarına giremeyen başörtülü öğrenciler bunlar. Erkek arkadaşları da onları desteklemek için derslere girmiyorlar. "Kış geldi, üşümeye başladık, diyorlar en tabiî tavırlarıyla... Kimseyi incitmiyoruz, incinmek de istemiyoruz, sadece kimliğimiz yaralanmadan okumak istiyoruz" diyorlar. 900 civarında öğrenci... Dekanları, bir ara Diyanet İşleri Başkanlığı görevinde de bulunan Prof. Dr. Sait Yazıcıoğlu... Eminim ki, çocuklarının dışarda, bahçede, zaman zaman yağmur altında bekleyişleri bu değerli bilim adamını da derin üzüntüye sevkediyordur. Aynı üzüntünün, öğretim üyeleri tarafından da paylaşıldığını sanıyorum. Benzeri manzara Marmara İlâhiyat'ta var, Sivas'ta var, başka yerlerde var... İşte size bir 28 Şubat manzarası... İlâhiyatlar önündeki bu sancı orada bloke edilip kalıyor mu, yoksa bir acı yükü olarak, halk ekmek kuyruğunda bekleşen insanların omuzlarına biniyor mu? "Din görevlisi" , "ilâhiyat alanında bilim adamı" ya da "çocuklara din kültürünü verecek öğretmen" yetiştirmek üzere açılan okullarda bile din konusunda sağlıklı bir uzlaşma zemini oluşturamayan bir yapının tıkır tıkır işlediğini söyleme imkânı yoktur. Türkiye, her şeyden önce sistem restorasyonu meselesini halletmiş değildir. Yalap şap anayasa değişiklikleri ne yazık ki yaraya merhem olmuyor. Halk yeterince yok sistemin içinde, bir, kendilerini her şeyden sorumlu görenler de "Acaba halkın beklentisi ne?" gibi öncelikli bir kaygı taşımıyorlar, iki... Ve biz Cumhuriyet'in 78'inci yıldönümünü kutluyoruz. Akif meşrutiyet inkılâbından sonra ne diyordu: "Yaşasın! Kim yaşasın? Ömrü olan... Şak şak şak..." Bakalım bu "model güzellemeleri" ile sancılarımızı daha kaç yıl bastıracağız? "Türkiye, İslâm dünyasına model olmalı..." Bu temenniye bütün kalbimle katılıyorum. Türkiye böyle bir misyon üstlenebilir de... Ama "Ben yaptım oldu" mantığıyla değil, bunun gereklerini yerine getirmek şartıyla... Aksi halde, Tunus kendini model olarak sunabilir İslâm dünyasına, Mısır da, Cezayir de... İran zaten model olma iddiasıyla kendini ihraç etmeye çalışmıyor mu? "Fark"ınızın "tercih edilebilir" olması gerekiyor. Peki tercih edilebilir bir başarıya sahip miyiz? İşte bunu daha epeyce konuşmalıyız.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |