|
|
|
|
"Kültürel" alanın ve olanın bu derece abartılıp politik, toplumsal ve ekonomik bütün sorunların ve çatışmaların önüne bu derece ısrarla geçirildiği bir başka ülke görülmemiştir. "Kültür devrimi"ne bu derece meraklı başka bir ülke yoktur herhalde! İnsanlar nasıl giyinip kuşanmalı, nasıl yiyip içmeli, nasıl davranmalı? Yani özetle şu ünlü "yaşam biçimi" meselesi! Türkiye'de bu "yaşam biçimi" meselesi çok önemli; hatırlarsınız, "demokrasi" bile sonunda bir "yaşam biçimi" olarak tanımlanmamış mıydı? Geride bıraktığımız Kurban Bayramı bu "yaşam biçimi" davasını (!) bize bir kez daha hatırlattı. "Kartel basını" olarak adlandırılan gazete ve televizyon kanalları kurban kesimlerinden bahisle kendimizden nasıl utanmamız gerektiğini bir kez daha hatırlattı. (Bu arada yeri gelmişken: Yeni Şafak dünkü sayısında "Kartele Akşam'dan tepki" başlığı altında Emin Pazarcı'nın "Mütarake basını" başlıklı yazısını sayfalarına taşımış. Okurlarımız belki farkında değillerdir diye hatırlatıyorum; Pazarcı'nın "müsamere" yazıları da "anti-kartel" ise yandık!) Bu yazıların hangi "yaşam biçimi"nden hareketle kaleme alındıkları, daha başlıklarından ("İlkelliğe ortak tepki", "Din buysa! Bu mu olmalı!", "Utanç yazım", "Kesen kesene", "İlkelliği savunmak") itibaren besbelliydi. Burada benim çok önemsediğim bir husus var. Bu ve benzer yazıları kaleme alanların hemen hepsi (bir istisna olarak ben sadece Radikal'den Mine G. Kırıkkanat'ı hatırlıyorum) kendilerini "dindar" olarak sunuyorlar; hepsinde (hemen her zaman olduğu gibi!) İslam hakkında, "iyi bir Müslüman"ın nasıl olması gerektiği hakkında aramadığınız kadar fikir var! Yani "yaşam biçimleri", kendisini deklare etmiş bir "atheé"nin, bir "agnostik" ya da "deist"in değerleriyle filan örülmemiş; onlar en mükemmelinden birer "dindar"... Onların tek istediği, "utanç"tan, "ilkellik"ten uzak bir dini hayatı doya doya yaşamak... Bir örnek vermek gerekirse, işte Hürriyet'ten Bekir Çoşkun'un "Utanç yazım..." başlıklı yazısından bir bölüm: "Ama her Kurban Bayramı yaklaştığında korkarım. İçimde utanç pusuda bekler. Bilirim ki bir vahşetin ilkel görüntüleri beni ezecek. Yüce dinimizin sevgi ve merhamet dini olduğu savlarım, bizzat o dinin kulları tarafından yalanlanacak. Utanacağımı bilirim." Yani söylediği gibi, "Yüce dinimiz sevgi ve merhamet dini" ama cemaat "utanç" verici! Kimilerinin "kartel basını" olarak nitelediği gazetelerde bazı kalemlerin Çoşkun'un bir adım ilerisine gittiğini de gözlemliyoruz. Mesela yine Hürriyet'ten Oktay Ekşi. Hürriyet başyazarı "İlkelliğe ortak tepki" başlıklı yazısına şu cümlelerle başlıyordu: "Bin dört yüz küsur yıllık bir geleneği üç bayram, beş bayram boyu gazete yayınlarıyla değiştirmek kolay olsaydı. Sadece Türkiye değil, ilkel âdetleri yüzünden uygar âlemin dışına itilmiş öteki toplumlar da çoktan değişirdi." Anlaşıldığı kadarıyla, Ekşi'nin şikayetçi olduğu manzara son dönemde özellikle İstanbul'da çekilen kurban fotoğraflarıyla sınırlı değildir. Başyazar "Bin dört yüz küsur yıllık bir gelenek"ten söz etmektedir. Ancak hakkını yemeyelim; Ekşi'nin yazısının ikinci paragrafından çıkan sonucun "Bin dört yüz küsur yıllık" gelenekle ilgisi yoktur. Burada şikayet konusu olan husus "ortalıkta, üstelik hayvana eziyet ederek 'kurban kesme' vahşeti"yle sınırlıdır. Görüldüğü gibi, "kartel basını"nın "kurban" yorumlarında bir karışıklık, hiç değilse bir dağınıklık söz konusudur. Bir "sevgi ve merhamet dini" olan "Yüce dinimiz" acaba kurban ritüelini "utanç" vermeyen bir biçimde barındırmaya devam mı etmelidir, yoksa "Pakoizm" çerçevesinde bu işten hepten vazgeçmek en iyi seçim midir? Bu sorunun cevabını bu yorumlarda ne yazık ki "açık ve net" olarak bulamıyoruz... Bu yorumlarda ilginç olan bir başka husus da, "kurban" ritüeline karşı(ymış) gibi durulurken, vejetaryenlikten söz eden hiç kimsenin çıkmamasıdır. Oysa bana göre, bir yorumcu vejetaryen olduğundan dolayı "kurban" da dahil olmak üzere her türlü "kesim"e karşı çıksaydı, düşünceleri hiç değilse tartışılabilir nitelikte olurdu. Ne gezer! Görüyoruz ki, "kurbanlık"la bir olup büyük "utanç" duyanlar her türlü eti mideye indirmekten de geri durmuyorlar! Şimdi biraz önceki konuya dönüyorum: Evet, bizde farklı "yaşam biçimi"ni herkese dayatmaya çalışan kesim de kendisini (hem de herkesten çok!) "dindar" olarak sunmaktadır. Kimin ne düşündüğü bizi ilgilendirmese de, bu alanda da bir adım atmamızın bizi rahatlatacağı düşüncesindeyim. Bu "adım"ın ilk adımının da bir terminoloji meselesi olarak tartışılması gerektiğini sanıyorum. Bildiğiniz gibi, Türkiye olarak bazı yeni kavramlar icat ettiğimiz bir vakıa. Mesela "Laikçilik" sözcüğünde olduğu gibi. Bu sözcük, Fransızca "laicité" ve "laicisme" kavramlarından hareketle ülkemizin özel koşulları gözönüne alınarak uydurduğumuz bir sözcük. Doğrusu epeyce işe de yarıyor! Bu durumda, dilimize İngilizceden girmiş "ateist" kavramının yanı sıra, Fransızcada aynı anlamı taşıyan "atheé" sözcüğünü kullanmamızı da öneriyorum. O zaman durum şöyle olacak: "Ateist" sözcüğü ülkemizde fazla hararetli ve "militan" bir anlam taşıdığından, büyük ölçüde haklı olarak bu sözcükle nitelenen kimselerin dini sonuçta "bir afyon gibi" değerlendirdikleri düşünülüyor. Onlar öyle kalabilir; ama biz bir adım ileri gidip, "atheé" sözcüğünü de dolaşıma sokabiliriz. Bu sözcükle nitelenen kimseler de, hayatlarında Tanrı'ya ve herhangi bir dine itikadi olarak yer vermemelerine rağmen "Din"in insanlık tarihinin en önemli kurucu gücü olduğuna inansınlar... Yani kimsenin ibadeti, "kurban"ı ve giyimi kuşamıyla uğraşmadan kendi değerlerinden hareketle bir "yaşam biçimi"ni sürdürsünler... Oysa Türkiye'de işler çok karışık, çoook... Anlamak ve yaşamak için sürekli yeni "kavram"lar ya da eski kavramlara yeni içerikler icat etmek gerekiyor!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
|
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © ALL RIGHTS RESERVED |