|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Önce en büyük tehdit irtica idi. Sonra yolsuzluk oldu. Evvelki gün İçişleri Bakanı Saadettin Tantan'ın ağzından duyduk: "En büyük tehdit, tekelleşen medya!" Tantan, NTV'de Murat Birsel ile konuşurken, tekelleşen medya terörüne temas etti: "Halkın haber alma özgürlüğü yok; kendine verileni alma özgürlüğü var. Yolsuzluk, bilgi insanlara eksiksiz aktarılırsa sona erer. Ama medya aktarmıyor. Medya, bürokrat ve siyasetçinin açıklarını tehdit unsuru olarak kullanabiliyor. Menfaat zinciri namuslu insanları tehdit ediyor. Medya tehdit altında tuttuğu zaman, bilgiye ulaşma şansımız zayıflıyor" dedi. Medya patronları
İçişleri Bakanı doğru konuşuyor. Aydın Doğan Grubu'ndaki gazetelerin, Sabah Grubu ve Dinç Bilgin'i himaye çabaları bu sözlerin en önemli delili. İstanbul DGM Savcısı Ercan Cengiz'e gelişmeleri hızlandıracak bir suç duyurusunda bulunuyoruz; alternatif medya ve internetteki siteler haricinde, midesinden çıkarlarıyla bağlı olan medyada tek bir satır yok. Sonra, dostlar alışverişte görsün, milletvekili Mustafa Bayram'ın Picasso'ları ile uğraşıyorlar. Hiç değilse Picasso'lar yüzünden, ülkede ekonomik bir kriz çıkmadı; halkın sırtına ilâve bir külfet binmedi. Köşelerinde, bir de milletvekillerini eleştirmezler mi? Önce, siz, komisyon karşılığı yüksek meblağlı kredileri almış görünen, böylece banka soygununa iştirak eden, Ali Balkaner'in "borsa manipülasyon grubunda" yer alıp, vatandaşı şu veya bu şekilde yönlendiren gazetecilerin peşine düşün. Ama medya patronları birbirinin benzeri. Biri diğerinin ayağına basmıyor. Dönen çeşitli hesaplar var. Milletvekilinin dokunulmazlığını eleştireceğinize, patronlarınızın yasal olmayan dokunulmazlığını eleştirseniz ya. Petrol Ofisi
Bir iddiayı ve soruyu gündeme getiriyorum. Petrol Ofisi, özelleştirildi. İhaleyi Aydın Doğan ile İş Bankası kazandı. O zaman, niçin, bütün devlet kuruluşları ve Türk Hava Yolları Petrol Ofisi'nden yakıt almaya devam ediyor? Yoksa almıyor mu? Ben yanlış mı biliyorum? Acaba bunları yazdım diye yarın öbürgün malûm gazetelerde "tefli bir resmim" çıkar mı? Ve birkaç satılmış kalem, patronlarını korumak üzere bana saldırır mı? Saadettin Tantan taşı gediğine oturttu. Ama, bir televizyon röportajında basın-banka ilişkilerini sorguladığı için, Kurban Bayramı'nda Londra'da ipini çekmişler, haberi olsun. "Onu biz kamuoyuna sevdirdik, gözden düşürmesini de biliriz" demişler. Haber Atak'ta okuduğumuz bir başka dedikoduya göre, Dinç Bilgin, Zafer Mutlu ve Güngör Mengi hafta sonunu Ankara'da geçirmiş; Hüsamettin Özkan ile görüşüp ondan teminat almışlar. Haber Atak, olayı nereden mi biliyor? Ona da Sabah'ta çalışanlar bilgi vermiş. Çünkü Ankara ziyaretinden sonra, Dinç Bilgin ve Zafer Mutlu bazı çalışanları toplayarak, zorlukların aşıldığı mesajını yaymış. Belki de, Hüsamettin Özkan ile görüşmemelerine rağmen, böyle bir hava estiriyorlar, orasını bilemem. Rasputin
Yolsuzlukların takibi artık bir ülke meselesi haline geldi. Eğer Kemal Derviş biraz da hayal kırıklığı ile Amerika'dan dönecekse, bunun sorumlusu, halâ hırsızlıkların üstünü örtmeğe çalışan bazı siyasetçiler olacaktır. Özellikle Rasputin kendine dikkat etsin. Şanı şöhreti, Türkiye'den Amerika'ya taştı. Son Rus Çariçesi'nin hemofili olan oğlunu iyileştireceği iddiasıyla saraya sızan ve hastalıklı yapıdan yararlanarak, yönetimi fiilen ele geçiren papaz Rasputin'in Türkiye'de de bir benzeri olduğunu giderek daha sık dile getirmeğe başladı yabancı mihraklar. Mevcut hükûmet "yolsuzlukların üzerine yürüyoruz" derken, işte bu sebebten dolayı inandırıcı olamıyor. İlk işareti, evvelki gün Yeni Şafak'ta Cengiz Çandar verdi ve şunları yazdı: "Okuduğumuz ve gizlilik arzeden bir rapora göre, Amerikan yönetimi, Türkiye'yi bu krizden çıkabilmek için fazla zayıf buluyor; hükûmet içi ihtilâfların ve hükûmetin zihniyetinin, programın ciddi biçimde uygulanabilmesine engel teşkil ettiği görüşünü benimsiyor." Dün de, Milliyet'te Yasemin Çongar'ın haberi yayınlandı. Çongar, Cumhuriyetçilerin ağır toplarından Scowcraft'ın bir demecini okurlarına aktarıyor: "Yolsuzluklar çok önemli; Cumhurbaşkanınız ile başbakanınız yolsuzluk konusunda anlaşamıyor. Siyasi sistemdeki bozukluklar, şeffaflığın olmayışı, siyasi ahlâk çöküntüsü, yolsuzluk konusundaki kuşkular, yardım konusunu güçleştiriyor. Ayrıca, bankacılık sisteminde de yolsuzluklar var." Meclis çalışmıyor
Medya-siyaset elele, bataklığı kurutmaya çabalayacaklarına, çamuru muhafaza etme gayretindeler. Sonra da o veyahut bu köşeyi tutmuş gazeteci, çıkıp da TBMM'yi eleştirmez mi? Yok Parlamento çalışmıyor, bu yüzden kanun çıkmıyor. Yok, halâ Anayasa'nın 83'üncü maddesi kaldırılmadığı için dokunulmazlık kalkanı altında milletvekilleri yolsuzluklarını sürdürüyor! Acaba bu iddialar bilgisizlikten mi, kötü niyetten mi kaynaklanıyor? Zira... Ekonomik program için gerekli kanunlar daha Genel Kurul'a gelmedi ki; hükûmet hazırlıklarını tamamlamadı, önemli tasarıların çöğu komisyonlara bile intikal etmedi. Şu anda Meclis'te, bireysel emeklilik görüşülüyor. Hiçbir milletvekili, iktidarı ile, muhalefetiyle, bu kanunun işlerliğine inanmıyor. Zorunlu tasarrufların akıbetini bilen Parlamento üyeleri, milletin zaten bireysel emekliliğe itibar etmeyeceğinin farkında. İşte Meclis'te, zaman zaman karar yeter sayısı bulunamıyorsa, bunun sebebi, milletvekillerinin tembelliğinden ziyade, bireysel emeklilik tasarısı. Acil kanunlaşması gereken tasarılar, halâ TBMM'ye gönderilmedi. 100'üncü madde
Yolsuzlukların takip edilememesinin sebebi de, 83'üncü maddenin değiştirilmemesi değil. Çünkü, genelde yolsuzluğu milletvekilleri yapmıyor. Yapmışlarsa, dokunulmazlıkları kaldırılarak, kolayca feda ediliyorlar. İşte Mustafa Bayram örneği; kimsenin Bayram'ın dokunulmazlığının kaldırılması hususunda itirazı yok. Sadece o değil. Sözgelimi, Anap milletvekili Aydın Ayaydın hakkında bazı iddialar dile getirilince, bizzat kendisi yargının önünü açmak için dokunulmazlığının kaldırılmasını talep etti. Karma Komisyon'dan da, bu istikamette karar çıktı. Esas yolsuzluk iddiaları bakanlar ve genel başkanlar hakkında. Onları koruyan da 83'üncü madde değil; 100'üncü madde. O noktada pazarlıklar devreye giriyor "al gülüm, ver gülüm" hesabıyla, ya soruşturma komisyonlarından "yargılama" kararı çıkmıyor, ya da komisyon aleyhte bir sonuca varsa bile, Genel Kurul, salt çoğunlukla raporu onaylayarak, söz konusu kişinin Yüce Divan'a gönderilmesine imkân vermiyor. Bu bakımdan, milletvekillerinin dokunulmazlığı ile vakit kaybetmeden, 100'üncü maddedeki soruşturma ve Yüce Divan'a sevk usulünde bir değişiklik için gayret sarfedilmeli. Mesut Yılmaz, Türkbank gibi hükûmet düşüren önemli bir dosyadan, DSP'nin ve MHP'nin himayesine, DYP'nin ve bir gurup FP'linin gizli desteğine dayanarak kurtuldu: Genel Kurul'da Mesut Yılmaz'ın "Yüce Divan'da" yargılanması istikametinde karar çıkmadı. Sistemin zaafı o noktada. Amerika'nın tavrı
Gelelim Amerika'ya... Onlar da, mafya ile ilişkili, hortumcularla kolkola gezen, Rasputinli ve hastalıklı bir yapıyı elbette görüyorlar. Bankayı soyanların üzerine gider gibi görünürken, bürokrasiye ve adalete nasıl baskı yapıldığını biliyorlar. Egebank raporunu aylarca işleme koymayıp, bankanın Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu'na devrini geciktirenler halâ iş başında. Etibank hakkındaki suç duyurusunu zayıf iddialara dayandırıp, esas dosyanın ve belgelerin İstanbul DGM Savcılığı'na ulaşmasını geciktirenler de hükûmetin en can alıcı noktalarında. Rasputin'in perde arkasındaki faaliyetlerine rağmen, Kemal Derviş'e Amerika'nın gereken desteği verebileceğini hiç sanmıyoruz. Hükûmet Derviş'in de itibarını kemiriyor. Dikkat!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |