T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Siyaset-dışı bir piyasa kimin siyasetidir?

"Rakamların Türkiyesi" ile "Sokakların Türkiyesi" arasındaki açı farkı giderek büyüyor. Rakamların aslında "siyasal araçlar" olduğunu en açık şekilde son krizle birlikte öğrendi Türkiye. Rakamlar Türkiye gerçeğini değil, kimin Türkiye gerçeğinin nasıl sunulmasını istediğini gösterir. Rakamların işaret ettiği ekonomik gerçekler ya kesinlikle Türkiye'nin gerçeği değil, ya da Türkiye'nin belli kesiminin "gerçeği pazarlama biçimi"nin göstergesi. Dolayısıyla rakamlardan yola çıkarak birşey anlamak pek mümkün değil, ama rakamların neyi gösterdiğini söyleyenlerin söylediklerinden yola çıkarak çok şeyi açıklamak mümkün artık.

Türk ekonomisini kurtarma adına, -büyük harfle- "Siyaset"ten bağımsızlaştırılmış bir "piyasa" inşa etme teşebbüsünün özel laboratuvarı haline getirilmeye çalışıldığı anlaşılıyor Türkiye'nin. Bunu, içerde birkaç kişi hariç, büyük çoğunluğun "Türk ekonomisini çağın gereklerine göre ayarlama" olarak algılaması ise, bu ülkenin zihinsel olarak nasıl bir "manda" altına girdiğini gösteriyor aslında. Türk ekonomisini ve özellikle bankacılık sistemini -küçük harfle- "siyaset"in nüfuz alanından çıkarmaya çalışmanın anlamlı olduğunu görmezden gelmek ya da buna karşı çıkmak mantıksız. Çünkü, ülke ekonomisini bir rant pazarı haline getiren ve siyasi partileri de rant sisteminin dağıtım bayii haline sokan şey bu. Fakat bu yapılırken, "piyasacılığın" mutlaklaşma teşebbüslerine alet olunarak, ülke ekonomisini -büyük harfle- "Siyaset"le etkileşimin dışına çıkarmaya yöneliniyor. Nedir peki büyük harfle siyaset? Bir ülke yönetiminin her aşamasına ve kademesine "kamusal kaygı"nın hakim olması demektir. Şimdi ise ülke yönetiminden "kamusal kaygı"yı kazımaya çalışmak, Türk ekonomisini rasyonelleştirme adına yapılıyor. Oysa olan biten, başka bir siyasi şemanın nüfuz alanına girmekten başka birşey değildir.

Türk ekonomisini çağdaşlaştırma adına, "piyasacılığın mutlaklaşma teşebbüsleri"ne teslim olan ve siyasetten kopuk bir düzlemde kendi kuralları (?) ile işleyen bir "piyasa" öngörenlerin, aslında ne siyasetin ne de piyasanın tabiatının bilmedikleri çıplaklaşıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya ekonomisine yön veren ana omurga, Bretton Woods anlaşması oldu. Bu anlaşmanın ortaya çıkması ise sadece dünya ekonomisinde yapısal değişikliklere ihtiyaç duyulması ile sınırlı değildi. Savaş sonrasında ortaya çıkan Pax Americana'nın işlemesi bunu gerektirdiği için ortaya çıktı Bretton Woods. Dünya sisteminin, Almanya ve Japonya'ya karşı önce acımasız tedbirler düşünmesi, sonra Amerikalı stratejistlerin öngörüleriye soğuk savaş şartlarına hazırlık bakımından, acımasız düzenlemelerden vazgeçerek, bu iki ülkeyi korumak üzere döviz kuru üzerinden bu iki ülkenin "yaşam standartları"na ya da yeni düzenin kilit kavramı olan "milli gelir"lerine müdahale etmesi, dünya siyasetinin gereği olan ekonomik düzenlemelerdir. Dolayısıyla siyasetten bağımsız ve insan gerçeğiyle temassız bir ekonomi yönetiminden bahsedilemeyeceği, bunun tam tersini savunanların vurgulamayı çok sevdiği bir dünya gerçeğidir aslında. Yani vurgu doğru, ama gerekçe yanlıştır...

Pax Americana'nın Sovyetler'den sonra yeni biçim almasıyla, ekonomi yönetiminin küresel ölçekte değişikliğe uğradığı açıktır. Bu değişikliği hesaba katmadan, siyasi gerçeklerden bağımsız bir ekonomi yönetiminden, mutlaklaşmış bir piyasa düzeninden bahsetmek, yine o güçlü ülkelerin hesabına çalışan düzenlemelerin gereğidir.

O zaman, "devletçilik" karşısında "piyasacılığı" bir çözüm gibi sunmanın orijinal bir tarafı yoktur. ABD'nin Almanya ve Japonya örneğinde, döviz kuru ayarlama üzerinden ülkelerin "gündelik hayatlarını belli limitler içinde tutma", yani "siyasal güçlerine sürekli balans ayarı yapabilme" birikimi, Latin Amerika'da IMF politikaları ile deneyimlendikten sonra, yeni bir aşamaya taşınarak Türkiye'de "güncellenmektedir." Bu siyasi şemaya bakıldığında, ekonomi konuşurken, artık "milli gelir" konuşmayı unutmuş bir halde; sadece döviz, repo, faiz, bono, tahvil ve kur konuşan siyasetçilerin ve ekonomistlerin aslında hiçbir şey konuşmadığı açıktır.

Bugün "istikrar fetişizmi"nde boğulmuş siyasi yapı içinde, ya "piyasacılığa" teslim olarak dünya ile birlikte olmak isteyen, ya da "devletçiliği" yeniden üretmenin bağımsızlığı korumanın tek yolu olduğunu tekrarlayan saflar dışında bir odağın olmaması Türkiye'nin en önemli problemidir. Dünyanın gittiği yönü görerek, bunu kendi özgünlüğü/kamusal kaygısı ile buluşturabilen bir model üretemiyor Türkiye. 1946'da ilk devalüasyonunu yaparken, dünya sistemine ayak uydurmanın gereğini yerine getiren, bunun yanı sıra bu durumu göğüslemek/taşımak üzere devlet başkanının 1947 konuşması ile siyasi sistemini ikili sisteme (çok partili hayat) oturttuğunu resmileştiren Türkiye, bugün model üretemediği için, ne bağımsızlığı konusunda yeni aşamalar katedebiliyor, ne de dünya ile paralel bir gidiş konusunda performans geliştirebiliyor. Bu yetersizliğin adı da "istikrar" oluyor...

Küçük harfle "siyaset"in koridorlarına gömülen bir "piyasa"nın rant düzeninin devamı olduğunu farkeden Türkiye, bunun karşısına büyük harfle "Siyaset"ten koparılmış bir "piyasa" koymanın, bu ülkedeki finans kurumlarının rakamlarını şişireceğini ama "Türkiye'nin sokakları"nı çok ağır fakirliklere mahkum edeceğini çok geç olmadan görmelidir... Küçük harfle siyasetten bağımsızlaştırılması gereken piyasayı, büyük harfle siyasetin yönlendirmesine açacak bir model, yeni bir siyasi akıl işletmelidir...


28 Mart 2001
Çarşamba
 
ÖMER ÇELİK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED