T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
AB'ye dair "Türk" yanılgıları

Rahmi Koç'un Johns Hopkins Üniversitesi'nin Bologna Merkezi'nde yaptığı konuşmada, Kemal Derviş'e ve "Turgut Özal-Kemal Derviş karşılaştırılması"na ilişkin sözleri, besbelli, Türk medyasına yansıdı ve ilgiyle karşılandı.

Rahmi Koç, konuşmasının ardından soruları cevaplarken, kendisine "Kemal Derviş hakkında ne düşündüğünü" soran ve kendisinden Kemal Derviş ile Turgut Özal arasında bir kıyaslama yapmasını isteyen bir Türk öğrenciye gayet içten bir karşılık verdi. Sözlerini eğip bükmedi. Kemal Derviş'i övdü, iş dünyasının kendisinin başarısını tüm gönlüyle istediğini vurguladı ama "birkaç hata yaptığını" söylemekten de kendini alamadı. Koç'un işaret ettiği, Derviş'in siyasete atılma niyetini "DSP yönünü göstererek" oldukça acele biçimde açıkladığı ve kendisini "solda" olarak tanımlamasını da, yine oldukça acele biçimde dile getirdiği. Rahmi Koç, "program uygulaması"nda başarılı biçimde yol aldıktan sonra bu açıklamaları yapmasının, Derviş'in kendi "siyasi geleceği" bakımından daha akıllıca olacağı kanısında. "Çünkü" diyor, "Kemal Derviş'in siyasi tabanı yok." Dolayısıyla, programın başarısıyla "siyasi taban oluşturmak" söz konusu olabilecek iken, bu tür açıklamaların "hatalı" olduğuna işaret ediyor ki, doğru söylüyor.

Ayrıca, Ekonomiden sorumlu Süper Bakan'ın "sol eğilimi"ni açıklaması, desteğine muhtaç olduğu İstanbul iş çevrelerinin doğal tereddüdünü davet eder nitelikte. Bunu da "siyasi kıvraklık" açısından Kemal Derviş'in hanesine "artı" olarak kaydetmek mümkün değil. Rahmi Koç'un açıklamasını, Derviş'e İstanbul büyük sermayesinin "rezervli desteği" olarak anlamak gerekiyor.

Rahmi Koç'un, Kemal Derviş'in görev aldığı şartlar ile Turgut Özal'ın öne çıktığı şartlara ve Turgut Özal'ın farklı kişiliğine ilişkin yaptığı gözlemler de doğruydu. Koç'un içinde Kemal Derviş adı geçmediği için basına yansımayan ve Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine dair diğer sözleri, bence, Derviş'e ilişkin değerlendirmelerinden daha ilginç ve en az onlar kadar önemliydi. Birkaç hususu özellikle not ettim.

1. Türkiye'nin gayrısafi milli hasılası 200 milyar dolar civarında. Bu rakam, AB'nin 11 aday üyesinin toplamından daha fazla. Adaylar arasında sadece Polonya, 150 milyar dolar civarındaki gayrısafi milli hasıla ile, Türkiye'ye yakın.

2. AB, Türkiye'ye "çifte standard" uyguluyor. İnsan hakları sicili açısından, İspanya'ya "önce gir; girdikten sonra düzeltirsin" dendiği halde, Türkiye'ye "düzelt; öyle gel" deniliyor.

3. AB'nin tavrına bakılırsa, üye olmak için "ya komünist; ya da Hristiyan" olmak gerekiyor.

4. Türkiye, Gümrük Birliği'nde acele etti. Bu, Tansu Çiller'in "ya olacak; ya olacak" tavrı nedeniyle böyle oldu. Oysa, seçimlerden sonra, daha iyi müzakere yapılarak Gümrük Birliği'ne girilmeliydi.

5. Eğer Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs sorununun çözümünden önce AB'ye alınırsa, çok kötü gelişmeler meydana gelebilir; Türkiye Kuzey Kıbrıs'ı ilhak yoluna bile gidebilir.

Türkiye'deki en önemli birkaç iş adamından biri, belki de en önemlisinin; Türkiye'nin "stratejik ufku"na dair bu saptamalarını dinlerken hayretler içinde kaldım. Rahmi Koç'un Avrupa ve "Avrupa kimliği"nin ne olduğuna ilişkin esaslı bir bilgisi olmadığını ve görüşünün oluşmadığını görmek garip oluyor. İnsan onu dinlerken, bir "İstanbul iş adamı"nı değil, bir "Ankara bürokratı"nı dinler gibi.

Eğer, Türk iş dünyasının bir "lider figürü" olarak Rahmi Koç'un AB'ye entegrasyon gibi bir "stratejik hedefi" var ise, Kıbrıs konusuna böyle, kaskatı ve sürdürülmesi mümkün olmayan "Ankara görüşü" ile yaklaşamaz. Daha esnek olması beklenir.

Soğuk Savaş döneminde, 40 yıllık bir faşist dönemden henüz çıkmış ve demokratik kurumlarını oluşturmakta olan İspanya ile Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrupa genişlemesinin konusu içine giren Türkiye'ye yönelik AB tavrı arasında karşılaştırma yapılması anlamsız ve yanlıştır.

Hele, "tam üyelik" için "komünist ya da Hristiyan olmak" gerekliliği konusundaki "ironik" sözleri, bir "demode yerel tepki"den öteye, ne "Avrupa düşünsel gerçekliği"ni yansıtıyor; ne AB'ye yönelik "Türk entellektüel gradosu"nu… Hele konuşmasının bir yerinde, "Türkiye'de cuma namazına giden insan sayısı, AB ülkelerinden daha az" diyerek, Avrupalılara hiç etkilenmeyecekleri cinsten gereksiz bir "laiklik güvencesi" vermesi dikkat çekti. AB için, "sorun", Helsinki'den sonra asla Türkiye'nin "Müslüman kimliği" değil.

Gümrük Birliği'ne ilişkin saptaması ise yanlıştı. Gümrük Birliği'nde en az Tansu Çiller kadar, hatta ondan da fazla etkili olan dönemin Dışişleri Bakanı Deniz Baykal olmuştu. Avrupa Parlamentosu'nda oy çoğunluğunu elde tutan Sosyalist grubu, Baykal etkilemişti. Kaldı ki, Gümrük Birliği'nin ardında yıllar süren upuzun bir müzakere dönemi vardı.

Geçen hafta Cenevre'de, Amerikalılar, Avrupalılar ve Türklerin katıldığı, Türkiye üzerine bir atelye çalışmasındaydım; bu hafta ise Bologna'da "Ege'nin Ayna Ülkeleri Türkiye ve Yunanistan ve İşbirliği Perspektifleri" üzerine Johns Hopkins Üniversitesi'nin son derece ilginç iki günlük bir konferansında. Avrupa'dan bakıldığında Türk siyaset sınıfı, ekonomisi gibi feci bir görüntü veriyor. İş adamları da Ankara'ya benzemeye başlarsa, işler daha da zorlaşacak. Türkiye'nin önünde çok zorlu bir Avrupa yolu uzanıyor.

Ama Avrupa'dan bakıldığında, Türkiye'ye başka bir yol da gözükmüyor. Ve, yol üzerinde kocaman bir barikat: Kıbrıs…

O da yarına…


5 Mayıs 2001
Cumartesi
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED