|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bu ülke Ahmed Hamdi Akseki'yi 9 Ocak 1951'de kaybetmişti; yani yarım yüzyıl önce... Nedense hiç hatırlamadık onu, gereğince hatırlayamadık. Nasıl biriydi Aksekili? Bu suâle cevap olmak üzere, biri, İstiklâl Mahkemesi'nde yargılanırken kendisiyle aynı koğuşu paylaşan genç bir Marksistin (Şevket Süreyya Aydemir'in), diğeri de Harb-i Umûmi sırasında Heybeliada Bahriye Mektebi'nde talebeliğini yapmış olan İslâmcı bir şâirin (Necip Fazıl'ın) bu insan hakkındaki değerlendirmelerini aktarmak istiyorum. Aydemir, "Suyu Arayan Adam" da (İstanbul, 1967) 1925'lerin Aksekilisini şöyle anlatıyor: - "İkinci oda arkadaşımız [Aksekili], bir din âlimiydi. O, şeyhine değil, Allahına yöneliş halindeydi. Bu teveccüh daimiydi. Zaten ona göre din, bir hayat ve muâşeret kaidesiydi. Onun din anlayışında korkunun, cehennemin pek yeri yoktu. Allahına sevdiğinden tapıyordu. "Hazret" diyordu; "İslâm dini iyi ahlâktan ibarettir." Bu iyi ahlâkın arkasında da ferdin, ailenin, milletin ve bütün insanlığın mutluluğu için lâzım olan herşeyin varolduğuna inanırdı. "Aslına bakılırsa" derdi; "senin dediğin şeylerle benim dediğim şeyler arasında pek fark yok. Senin de benim de, hepimizin maksûdu bir. Ama bu maksûdun rivayeti muhtelif. Fakat Hak dilerse, insanların dilleri de, dilekleri de, gönülleri de birleşebilir!" Daimî güleç bir yüzü vardı. O da sanki kendi evinde, kendi insanları arasındaymış gibi sâkin ve müsterihti. Bizimle çocukları, kardeşleri, yakınları gibi meşgûl olmak isterdi. Bir gece geç vakit onunla birkaç mumu bir arada yakarak bunların alevi üzerinde bir cezve kahve pişirmeye çalıştığımızı hatırlıyorum. Kendini o kadar bu işe vermişti ve bundan o kadar temiz bir çocuk neşesi duyuyordu ki bir insanın bu kadar pürüzsüz sevinebilmesi için, onun ruh yapısının her halde başka türlü bir malzeme ile işlenmesi lâzımdır diye düşünmüştüm. Bazı günlerin belirli bir saatinde, penceremizin baktığı Boşnak mahallesinin dar bir sokağının başında eşiyle çocukları görünürlerdi. Aradaki mesafe oldukça uzaktı. Onların da daha fazla yaklaşmaları mümkün değildi. Onlar göründükleri zaman, biz hepimiz birşeylerle meşgûl olmaya çalışırdık. Onu hicranı ve arada mesafeler olsa da çocuklarıyla başbaşa bırakmak isterdik. Gerçi kalbden gelen gözyaşları utanılacak şeyler değildi. Fakat ne de olsa ağlayış, kendi maddesiyle kendi iç âlemi arasında gizli bir yakarıştır ve öyle kalmalıdır. Fakat o, öyle anlarda herbirimizi kollarından çeker, omuzlarından kucaklar, oda pencerisinin kenarına sürüklerdi. Eşine ve çocuklarına uzaktan bizleri, sanki huzur ve sükûnun birer şahidi gibi gösterirdi. Sanki hepimiz iyi ve mesutmuşuz gibi uzaktan onlara rahatlık, emniyet duyguları vermek isterdi. O gibi anlarda biz hepimiz kolkola ve omuz omuza, pürüzsüz bir iç rahatlığı ile güler, gülümser ve karşı duvarın dibinde kederden ve uykusuzluktan nasıl bitkin büzülen çarşaflı kadınla çocuklara ümit ve kalb rahatlığı vermeye çalışırdık!" Şimdi de Necip Fazıl'ın (1969'da MTTB'de vermiş olduğu konferans vesilesiyle) 1944'lerin Aksekilisini nasıl anlatmış olduğunu görelim: - "Aksekili Ahmed Hamdi Hoca, 6 Ok devrinin 'Diyanet İşleri Reis Muavini' ve Demokrat Parti çığırının 'Diyanet İşleri Reisi' olarak, belli başlı rejimlerde imanlı bir diyanet temsilcisine düşen ıstırabı sadık bir miyar şivesiyle kaydetmiş bir çilekeştir. O halde halis bir insan... Fakat ıstırabının mukabil hamlesini yerine getirmekten, aynı makamdaki herkes gibi aciz olduğu için, belirttiği mânâ ve meselelerin altında kalmış bir mustarip... Aksekili Ahmed Hamdi Hoca'nın şahsiyeti üzerinde en ince teşhis noktası şu cümlenin içindedir: O bir fail değil, münfaildir! Sam yelinin yakıp kavurduğu bir yaprağı elinize aldığınız zaman nasıl onda zehirli rüzgâra ve yaprağa ait bütün tesir ve teessürleri renk renk ve çizgi çizgi okursanız Aksekili Ahmet Hamdi Hoca'da da malum rejimlerin Diyanet temsilciliğine katlanmış mümin bir insan görürsünüz. Demek ki o Diyanet İşleri'nin alâkalısı bulunduğu süre içinde müsbet eser vermek ve müessir olmak yerine, ancak menfî esere mukavemet etmiştir ve müteessir olabilmenin akibetini temsil edebilmiştir. (...) Aksekili'de de böyle oldu. O, devrinin Diyanet Reisliği ıstırabına daha fazla dayanamadı, kalbi çatladı ve öldü. (...) "Hocam" dedim ona; "günün şartlarına göre siz bu makamda oturacağınıza, sırtınızda bir küfe kanalizasyon temizleyiciliği yapsanız daha hafif olmaz mı?" Yüzü kireç kesildi. "Hakkın var Necip Fazıl" dedi; "fakat ben bu makama, daha fazla kötülüğe mâni olmak için katlanıyorum." Hiç kuşkusuz bu iki yorum da Aksekili Hoca'nın farklı dönemlerine ait... İlki 1925, ikincisi 1944... Hassasiyetler farklı, beklentiler farklı, zâviyeler farklı, hepsinden önemlisi zaman farklı... VE üstelik biri (eski) Marksist, diğeri İslâmcı... Aksekili ise 1946'da şöyle diyordu: "Benim neslimin büyük günahı tarihini bilmemek, tarihine inanmamak ve bilhassa tarihinde kendinden birşey devam ettiğine inanmamaktı." Ya sonraki nesillerin günahı?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |