T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Globalizmi kutsamak!

Globalizmi kutsamak, onunla birlikte global ekonominin patronu olarak Amerika'yı, ardından onun operatörlerinden IMF ve Dünya Bankası'nı kutsamak... Bunların her yaptığında bir keramet, artı karşı konulamazlık, artı rasyonalite aramak!

Sonra bir edilgenler dünyası oluşturmak ve bu dünyanın, global patronlara mahkum olduğuna inanmak, sonra oradan gelenlere uymanın çağdaş realiteye uyum anlamına geldiği sonucuna varmak, sonra direnmenin boş bir milliyetçilik gösterisi olduğuna yönelmek, sonra isteneni vermek, vermek, vermek... Neredeyse vermemenin çağı kavramamak anlamına geldiği heyecanıyla vermek!

Başörtüsü vs. olaylarının tartışıldığı sırada MHP'ye sormuştum: Siz iktidardan ayrılmamak için neyi vermezsiniz?

Sanırım şu sıra çok daha geniş bir çevreye "Siz globalizme nerede hayır dersiniz?" sorusunu sormak lazım. Çünkü Türkiye'nin içine sürüklendiği ekonomik tıkanmayı, "global patronlardan gelen her emri yerine getirme zorunluluğu" olarak tercüme eden çok geniş bir kesim var. "Madem ki onların vereceği paraya muhtacız, öyleyse onlardan gelen her buyruğa boyun eğmeliyiz!" Bu çok kötü çağrışımlar yaptıran bir mantık.

-Derviş yerine Türkiye'yi yönetmek üzere bir kayyumlar heyeti tayin etmemesi, Amerika ve IMF'nin lütfudur, bunu bilelim! Ne de olsa adamlar, zevahiri gözetme gibi bir incelik sahibi.

Bu mantık şöyle bir soruyu hemen akla getiriyor:

-Telekom'da bu derece müdahale yerine Ankara'yı isteselerdi, geriye kalan illeri kurtarma gayretiyle Ankara'yı verir miydik? Ya da neden vermezdik? Amerika bunun için global bir gerekçe üretemediği için mi? Yoksa "boş milliyetçilik duyguları" sebebiyle mi?

Globalizmin yerli takipçilerinin bir de suçlamaları olmasa...

Çok da suçlanıyoruz hani...

Oysa derinlerde, onların yüreğinde bir "suçluluk-güçlülük" psikolojisi, "savunma-saldırı" hesabı olduğu o kadar açık ki! Ne siyasi kadroların beceriksizliği, ne Türkiye'nin ciddi bir ekonomik tıkanma içinde oluşu, açık bir sömürge yönetimi anlamına gelen bu ilişki tarzını haklı kılmıyor.

Ben Derviş'in bile şu anda bulunduğu konumdan memnun olmadığını düşünüyorum. Derviş'in bile yaptığı her işi, globalizmin gereği olduğu için değil, Türkiye'nin hayrına olduğu için yaptığına inanırım. Çünkü Derviş gibi bir insan, globalizmin de, bu yapıya hükmeden ülke ve ekonomik yapılanmaların çıkarına işlediğini bilir. Bilir ve bu küresel yapı içinde kendi ülkesinin çıkarlarını savunma gayretiyle çalışır.

Hem nasıl bu ülkenin bir insanı, kendisinin bir "IMF ajanı" gibi algılanmasına tahammül edebilir?

Ben, şu an globalizmin her eyleminde bir keramet arayanların bile, duygu dünyalarının biraz derininde, mevcut siyasi kadroların beceriksizliğini aşarak düşündüklerinde, şu an yaşananların ülkeye karşı dayanılmaz-kabul edilmez bir aşağılama, burnunu sürtme, maksadını aşan bir hizaya getirme, ardından da Türkiye ekonomisinin kanallarını uluslar arası sermayeye açma niyeti taşıdığı kanaatiyle isyan edeceklerini sanıyorum.

Türkiye bu kadar batmadı, sıfırı tüketmedi. Türkiye'nin gücü veya güçsüzlüğü de sadece şu andaki ödemeler dengesi çerçevesinde değerlendirilecek bir konu değil.

Bir kere ülkeyi böyle bir noktaya düşmüş göstermek en büyük stratejik yanlışlık. Dışardan gelen her ilişkiyi pahalıya patlatan bir halet-i ruhiye...

Bir tv programında Mahir Kaynak, "Sadece Konya bulur 15 milyar doları" diyordu. "Yeter ki, yeşil sermaye vs. kaygılarından kurtularak bakılsın topluma!.."

Şu anda halk, ekonomik sıkıntının yanında, bir de sömürge halet-i ruhiyesi içine itilmenin azabını yaşıyor.

Eminim ki insanlarımızın önemli bir kısmı, son dört yılda yaşadıkları dışlanmaya, ayrımcılığa, baskıya, yıldırmaya rağmen, ülkenin böylesine bir global kuşatma karşısında kalmasına mani olmak için gerekirse ceketini satmaya hazırdır.

Globalizmin bu boyutunu reddediyoruz. Yani verdiği borcu, tüm hayatımız üzerinde ambargo koymak gibi algılayan bir uluslararası ilişkiyi... Bir bürokratın tayinine kadar detaya inen bir müdahalecilik çerçevesini...

Gücün ne?

Gücüm, soğan ekmeğe razı olabilmek! Gücüm Türkiye olabilmek...

"Ekonomi siyasetten ayrılsın" diyenler, Türkiye'de ekonomiyi, siyaseti geçtikten sonra bir kurumun elemanlarını tayine kadar en ince detaylarla ilgileniyorlarsa, burada başka hesap aramak kaçınılmazdır. Mesela burnunu sürtmek gibi...

Sanırsınız ki Bush'un mektubu siyaset değil.

Sanırsınız ki Derviş'in rolü siyaset değil.

Lord Stattford de Redcliffe, Fuat Paşa'ya şöyle diyor:

"-Siz dininizi, halifeyi falan bir kenara bırakın. Saçma bunlar. Bir ülke başka ülkelere muhtaçsa, onun uğruna kan dökmekten çekinmiyorsak, bu bize Hristiyan dünyası ve Avrupa adına bazı şeyler isteme hakkını verir."

Fuat Paşa da ona;

"-Türkiye'nin ölmesini istiyorsanız evet" cevabını verir.

Şimdi Ecevit, emperyalist oyunu içine sindirmiş bir halet-i ruhiye içinde "Yardım istiyorsak, bazı dediklerini yapacağız" diyor. Demek 1856'dan bu yana değişen sadece bir sadrazamla bir başbakanın ruh hallerindeki, geriye giden bu farklılıktan ibaret...

Güngör Uras, bildiğim kadarıyla MHP'li değil. Kemalist olduğunu da sanmıyorum. İslamcı olmadığı açık. Eski komünist olmadığını da biliyorum. Ama Cumartesi ve Pazar günleri yazdığı yazılar (Milliyet) kara mizah üslubu içinde yaşanan sürece bir isyanı andırıyordu. "Bu son şans - Söyleneni yap yeter" Globalistler "Bu son şans" diyordu, Global güçler de "Söyleneni yap yeter!" diyor, bu ülkenin sade insanına ise sade bir isyan düşüyordu.

Onurun da ekmek kadar önemli olduğunu unutmamak lazım.


14 Mayıs 2001
Pazartesi
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED