|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'de yargı bağımsızlığı olmadığını yargı organlarının en üst kademesindeki yargıçlar söylüyor. Son günlerde ise yargıya siyasetin karıştığına ilişkin iddialar yoğunlaştı. Nasıl karışmaz? Yargı bürokrasisinin başındaki insan, yani adalet bakanı, bir savcıyla ilgili olarak, yasa dışı olmasa bile, gayrı ahlaki yollardan kendisine iletilen bilgilere dayanarak bir savcıyı suçlayıp elindeki dosyayı alabiliyorsa herşey olabilir… Sabah gazetesine çağırılıp tuzağa düşürülen, Enerji Yolsuzluğu ile ilgili iddianameyi hazırlayan DGM savcısı Talat Şalk'tan söz ettiğimi anlamışsınızdır. Tabii böylesine önemli konuları soruşturan ve büyük davaları götüren savcıların bu tür davetleri kabul etmemesi gerekir ama biz ondan vaz geçtik. Adalet Bakanı'na ne demeli? Meseleyi neresinden alırsak alalım cansıkıcı. MGK, güvenlik örgütleri ve polisle birlikte, koordineli, hatta onların uzantısı gibi çalışan savcı ve yargıçlar için ne demeli? Mazlum-Der'in yargının bu durumuyla ilgili son açıklaması, dile getirdiğim tabloyu çok güzel tanımlıyor. Son bir hafta içindeki yargı kararlarından ve uygulamalarından birkaç örnek vermek yeter. Adana'da 1999 yılında, temizlik işçisi Murat Bektaş'ın polisler tarafından yanlış operasyon sırasında öldürülmesiyle ilgili davanın sonunda, polislere neredeyse hiç ceza verilmedi. Verilen küçük cezalar ise tecil edildi ve bu polisler şimdi görevlerine devam ediyorlar. Daha davanın başında İçişleri Bakanı Tantan, " Polis yanlışlıkla adam öldürmez" diyerek, bu cinayet olayını idarenin nasıl değerlendirdiğini ifade etmişti. Nitekim davanın seyri de aynen böyle cereyan etti ve masum işçi Murat Bektaş'in neredeyse kendisini polis kurşunlarının önüne attığı gibi bir mahkeme kararı alındı. Böyle bir kararın, bu tür olayları önlemeye mi, yoksa teşvik etmeye mi yaradığını hukukcular tartışmak zorundadır. Geçtiğimiz Mart ayında Yüksekova Çetesi davasında yargılanıp 27 yıl hapse mahkum olan, ancak bir türlü bulunamadığı söylenen Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul'un, arandığı sırada, Nisan ayında emeklilik işlemlerini tamamladığı ortaya çıktı. Çünkü davanın başsanıklarından biri olan binbaşı tutuksuz yargılanıyor ve görevine de devam ediyordu. Aydın'da, evi cezaevi yakınlarında olduğu için aranmak istenirken öldürülen Resul Aydemir'le ilgili olarak İçişleri Bakanı Tantan'ın açıklaması, 'ölümün kalp krizinden olduğu' şeklindeydi. Oysa ailesi başta olmak üzere bütün görgü tanıkları Aydemir'in, bir polis şefinin, "Vurun, ezin bu şerefsizi, sorumluluk bana ait" komutuyla dövülmesinin ardından polis aracının çarpmasıyla yaşamını yitirdiğini söylüyorlar. İki ay kadar önce cereyan eden ve yöre halkının sokaklara dökülmesine neden olan bu olayla ilgili olarak hala bir dava açılabilmiş değil. Yargıtay 8'inci Ceza Dairesi, Manisalı gençlere işkence yaptıkları gerekçesiyle çeşitli ağır hapis cezalarına çarptırılan 10 polis memuru hakkında hükmü usülden bozdu. Daire, bozma gerekçesi olarak, 'sanık avukatlarının savunma hakkının kısıtlanmasını' gösterdi. Yargıtay daha önce de polisler hakkında yerel mahkemenin verdiği beraat kararını, polislerin işkence yaptıkları gerekçesi ile esastan bozmuştu. Manisalı gençlerin avukatları ise, bu kararla davanın zaman aşımı yoluyla ortadan kalkmasına çalışıldığını söylerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gideceklerini açıkladılar. Silopi'de kaybolan -kaybedilen- HADEP'lilerle ilgili olarak aradan 90 gün geçtiği halde herhangi bir davanın açılmadığını zaten biliyoruz. Bütün bunlar acaba neden oluyor? Yargı niçin görevini adil bir şekilde ve kendisini idarenin bir kolu olarak değil de yasaların uygulayıcısı olarak görerek yerine getiremiyor? Bu soruların cevapları aslında Adalet Bakanı'nın tavrında saklı. Gayrı ahlakı yollardan getirilen bilgilerle bir savcının üzerine gidilebiliyor ve o savcının elinden bir dosya alınabiliyorsa, tabii ki adaletin kendisi de yargı mekanizması da, hem siyasetin hem de idarenin uzantısı olarak görülüyor demektir. Bunun yolu, her davayla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitmek değildir elbet… Yargıyı siyasetin ve idarenin tasallutundan ve hatta etkisinden kurtarmadan hukuk devleti olunamıyor. Yoksa bunun için de Avrupa Yargısının bizi değiştirmesini mi bekliyoruz?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |