T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Fetret...

Bir ülkede o ülkenin varoluşunu bütünleyen ve o ülkeyi ifade eden gerçek bir "siyasi irade"nin olup olmadığı birçok açıdan ölçülebilir. Bunun en açık göstergelerinden biri iki parçalı olarak şöyle tanımlanabilir:

1) Uluslararası dayatmalar karşısında teslim olmama gücü,

2) Uluslararası dinamiklerle paralel yaşama yeteneği.

Bu iki unsur aslında "bütünsel" bir göstergenin iki parçalı ifadesidir. Bir ülke hem uluslararası baskılara direnebilecek kadar "dirayetli", hem de uluslararası dinamiklerle paralel yürüyecek kadar, hatta o dinamiklerin belli hatlardan yönlendiricisi olacak kadar "yetenekli" ise, o ülkede gerçek bir "siyasi irade" var demektir.

"Yönetim krizi" neticesinde ortaya çıkan sorun, Türkiye'de bu iradenin bütünsel bir karakterinin kalmamış olmasıdır. Siyasi irade parçalanmasına ve siyasi pozisyon şizofrenisine düşmüştür Türkiye.

O nedenle bütünsel olması gereken "siyasi irade" iki ayrı parçaya tamamen bölünerek iki ayrı iradenin temsilcisi haline gelmiştir.

Bir yanda, "Türkiye'yi sattırmam" diyerek, doğru olan sözleri bile olabilecek en yanlış siyasi model ve davranışlarla savunarak sonuçta sadece demogoji yapan bir kutup var. Bu kutup aslında Türkiye'nin uluslararası baskılar karşısında bu derece savunmasız kalmasını sağlayan "iç tehdit" omurgalı "istikrar" modelinin ürünü olarak var. Bunlar "tam bağımsızlık" veya "milli egemenlik" gibi kavramların sadece iç politikada birilerini köşeye sıkıştırmaya yaradığını zannederek bugünlere geldikleri için, mevcut şartlar altında "bağımsızlığın nasıl korunması gerektiğinin" veya "milli egemenliğin gerçek anlamının ne olduğunun" farkında olduklarını bile ifade edemiyorlar. Üstelik bunlar hükümet politikaları temelinde ayrışmış olsalar bile gerçekte aynı hat üzerinde "hizalanmış" durumdalar. Bush'un "Telekom ültimatomu" karşısında savrulan "milliyetçi" MHP ile Telekom yasasının çıkmasını güya protesto eden "milli görüşçü" FP "aynı hattın zıt kutupları"ndan başka birşey ifade etmiyorlar, aynı "siyasi tür" içinde yer alıyorlar. Bu lobi, "siyasi irade"nin uluslararası dayatmalara karşı olması gerektiğine vurgu yapıyor ama uluslararası dinamiklerden habersiz olduğu için, dayatmalara direnmek adına dünya dinamiklerine toslamaktan başka bir model üretemiyor.

Öte yanda ise sahaya yayılmış durumdaki "bizi etse etse ABD ya da AB adam eder" lobisi var. Bu lobiye egemen mantık ise uluslararası dinamikleri "siyasi" boyuttan çıkarıp adeta "metafizikleştirmek". Uluslararası sistemden gelen her dayatmayı, demokrasinin, küresel gerçeklerin (?) ve bilinçaltında "adam olmanın" tek reçetesi ve biçimi olarak görüyor. Bu lobi, "uluslararası dinamikler" ile "uluslararası dayatmalar"ı özdeş görmek gibi iflah olmaz bir siyaset kırılganlığına sahip. Bunun için, siyasi iradenin "uluslararası dinamikler"le paralel yürümesi gerçeğini "mutlaklaştırmaktan", baskılara direnme dirayetine sahip olması gerektiğini görmeye fırsat bulamıyor.

Derviş'in siyasetle rant ilişkilerini kesmeye yönelik yasalar çıkarması ne kadar anlamlı ise IMF'e gönderilen mektuba Hükümet üyelerine sormadan Telekom'la ilgili taahhütleri de içeren bir metin eklemesi de - en azından siyasi yöntem ve siyasi ahlak açısından - o kadar kabul edilemez. Şimdi gelinen noktada ise Derviş'i "destekleyenler" ve "karşı çıkanlar" şeklinde bir hattın tanımladığının ötesinde bir siyasi tartışma yürütülememesi, işin adının sadece "Fetret" olarak koyulabileceğini gösteriyor. Dün siyasi aktörler temelinde yaşanan "Fetret"ten çok daha derin ve güçlü bir "Fetret" bu. Çünkü bu sefer, siyasi kavramlar ve pozisyonlar temelinde bir mutlaklaşmacı ayrım yaşanıyor. Hattın bir ucu uluslararası baskılara "direnmek" adına siyaset-dışı bir romantizm sergilerken, hattın öteki ucu uluslararası dinamiklerle "paralel yürümek" adına birinciden daha beter bir siyaset-dışılık içine giriyor, metafizikleşiyor.

Unutmayalım, "Türkiye'yi sattırmam lobisi"nin ortaya çıkan gelişmeleri mandacılıkla eşleştirmesi ne kadar boş birşey ise, "bizi ancak 'öteki' adam eder" lobisinin olan bitenin manda değil küresel gelişmelerin sonucu olduğunu söylemesi de o kadar boş birşey. Milliyetçilik yaptıklarını zannedenlerin mandacılık yapılıyor demesi mandacılık yapıldığını göstermiyor belki, ama küreselleşmecilerin olan bitenin mandacılık değil küresel dinamiklerin gereği olduğunu söylemeleri de herşeyin Türkiye açısından kabul edilebilir olduğunu, olan bitene bu kadar itirazsız teslim olmanın sağlıklı olduğunu da göstermiyor.

Çıkış için, Türkiye bütünsel bir "siyasi irade" üretmek zorunda. Gelecek yazıda bu konuya devam...


14 Mayıs 2001
Pazartesi
 
ÖMER ÇELİK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED