|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Dünyanın bir yandan birleşme, diğer yandan da dağılma sürecine girdiği bir dönemde, Türkiye'nin konumu Batı dünyasında dikkatle izleniyor. Çünkü Türkiye'nin nereye gitmek istediğini kimse tahmin edemiyor. "Demokratik" olmaktan daha çok "dayatmacı" olan ekonomik ve siyasal yapı Türkiye'de her kesimi bunaltıyor. "Yirmibirinci Yüzyıl"da Türkiye'nin gerçek yeri neresi? Türkiye AB içinde mi, yer almalı? Yoksa tercihini İslam dünyasından yana mı, yapmalı? Bu soruların tartışılması, yalnızca Türkiye'nin değil, Batı dünyasının gündeminde de önemli bir yer tutuyor. Çünkü Türkiye dünyanın en sorunlu bölgesinde bulunuyor. Türkiye'de ortaya çıkan bir siyasi bunalım, kısa zamanda katlanarak çevre ülkelere yansıyor. Türkiye'nin ekonomik krizi ise, başta Batı ülkeleri olmak üzere bütün dünyayı etkiliyor. Artık yalnızca Türkiye'de değil, hiçbir Müslüman ülkede "dayatmacı" yönetimlere yer yok. Doksanlı yıllara kadar AB'ye üye olmak Türkiye'deki seküler kesimlerin en büyük güvencesi olarak görülüyordu. Bu yüzden, İslami değerlere saygılı çevreler AB'ye sıcak bakmıyorlardı. Doksanlı yıllarda dünya büyük ölçüde şeffaflaşınca, Türkiye'deki siyasi ve ekonomik yapının Avrupa ülkelerinin çok gerisinde kaldığı ortaya çıktı. Osmanlı döneminde Türkiye daha "Avrupalı"ydı. Türk toplumun büyük bir çoğunluğu artık kendi kültürünü koruyabilmek için, demokratik mekanizmayla birlikte, pazar mekanizmasının sağlıklı bir biçimde işletilmesinin önemine inanıyor. Bunun yolunun da "üçüncü dünya" ülkelerinden değil, Avrupa ülkelerinden geçtiğini görüyor. Anadolu insanı, Avrupa standartlarında bir ekonomik ve siyasi performansa ulaşmadan, dünyada kendisine sağlam bir yer tutamayacağını biliyor. Hafta içinde İngiltere'nin ünlü eğitim kurumu L.S.E.'de din ve milli kimlikler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Antony Smith'in yönetiminde doktora çalışması yapan Esffie Fokas'la "Avrupa kimliği" üzerine konuştuk. Fokas Türkiye ile Yunanistan'ı ele alarak, "Avrupa kimliği"nin oluşmasında din ve milliyetçiliğin etkilerini araştırıyor. Prof. Dr. Faris Kaya, Dr. Talip Küçükcan ve Fokas'la "Avrupa kimliği"nin oluşmasında İslam, Endülüs ve Osmanlı yönetimlerinin yerini ve önemini konuştuk. Endülüs ve Osmanlı olmadan Avrupa, Avrupa olmadan da Endülüs ve Osmanlı olmazdı. İslam ve Avrupa birbirinin hem gündüzü, hem de gecesi olmuş. "Sovyetler Birliği"nin dağılması ve "Berlin Duvarı"nın yıkılmasıyla Avrupa ve Türkiye ilişkilerinde yeni bir dönem başlıyor. Artık İslam ve Batı iki düşmandan daha çok geri kalanlara karşı iki ortak. Aynı ortak geçmişe sahip üç büyük dinin izleyicileri, uzun dönemde Çin'in öncülüğündeki "çok tanrılı" dinlerle karşı karşıya gelecek. Huntington'un iddia ettiğinin tam tersine önümüzdeki yıllarda "Batı ve karşısındakiler" değil, "İslam ve Batı'nın dışındakiler" çatışacak. Avrupalılar'ın yeni yeni keşfetmeye başladıkları gibi, İslam 711 yılından beri Avrupa'da. İspanya ve Portekiz yüzyıllarca İslam kültürüyle birarada yaşadı. İslam kültürü olmadan bir İspanya ve Portekiz olmaz. Aynı şekilde Osmanlı devletini görmezlikten gelinerek "Avrupa kimliği" tanımlamaz. Osmanlı kimliğini kavramadan, "Avrupa kimliği" ortaya konulamaz. Ayrıca bugünkü AB'nin oluşturmak istediği "Uluslarüstü yönetim"i geçmişte Osmanlı devleti "millet sistemi"yle büyük ölçüde gerçekleştirmişti. Müslüman'lar "postmodern" yönetimde, Avrupalı'lardan daha büyük bir birikime sahipler. İslam'sız bir Avrupa kimliği yoksul, Avrupa'sız bir İslam kimliği de güçsüz olur.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |