|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Faulkner, bir yerde: "Usanmaksızın hep aynı öyküyü anlatıyorum" diyordu. Bir başka seferinde, bu fikrini açarcasına şunları belirtiyordu: "Sartoris'le başlayarak şunun farkına vardım ki, üstünde doğup yaşadığım posta pulu büyüklüğündeki toprakta bulunan yazılmaya değer şeylerin hepsini yazmaya bir ömür bile yetmez ve ben gerçek olanı süzüp güzelleştirmekle efsaneleştirerek bu bölgede hükümdar olmak özgürlüğünü elde edebilirim. Bu düşünce önüme büyük bir insanlık definesi serdi, böylece kendi evrenimi yarattım." Faulkner o "nokta"yı, yazılmaya değer o bir tek noktayı, kendi noktasını yakalamıştır: insan ve onun (kendi) dünyası! Bu dünyanın içinde olup bitenler anlatılmakla tüketilemez. Orada yaşayan insanlar tükenmedikçe, o dünyanın sınırları bir ufuk gibi üzerine yürüdükçe geri çekilmedikçe, o noktanın öyküsü yaz yaz tükenmez: her defasında yeni baştan yazılmak ister. Çünkü yazılıp bitirildi sanıldığı her defasında, yazar, onu, bu sefer de yazmayı başaramadığını görür ve hüsrana uğrar. O, Japonya'ya yaptığı seyahatte, birinin, kendisine, artık Japonya'nın da öyküsünü yazabileceğini söylediğinde şu cevabı vermiştir: "Ben kendi ülkemin öyküsünü daha bitiremedim ki!" O öykü elbette bitirilemez olan bir öyküdür. Çünkü o insan, o, öyküsü anlatılan insan, her seferinde değişmiş olarak bir daha yazılmayı talep ediyor. O insanın üstünde yaşadığı posta pulu büyüklüğündeki toprak parçası, her seferinde karşısına yeni bir yüzle çıkıyor. Hiç bir defasında, orada, donmuş, katılaşmış bir insan yüzüyle ve bir toprak parçasıyla karşılaşmıyoruz. Bir bağlamda her an değişen, fakat başka bir bağlamda hiç değişmeden kalan bir toprak parçasının ve onun üstünde yaşayan insanın hayatı yazmakla tüketilemez. Hele de, yazmak için baş konulmuş olan ülkü insan ruhunun çilesini ve alın teriyle yoğrulmuş emeğini dile getirmeye talipse! İnsan kalbinin sorunları dile getirilmek isteniyorsa! İşte burada, yazarın yakaladığı ve giderek içine gömüldüğü gerçeklik, yalnızca bir tek yazarın değil, fakat insanoğlunun ortak çabasıyla bile üstesinden gelemeyeceği bir derinlik, yoğunluk ve tüketilmezlik taşıyor olacaktır. Eğer ülke, insan ruhunun çelişkileri olarak seçilmişse, insan ruhunun arayışları, keşifleri, yitirimleri, onun zenginlikleri ve yoksullukları, yüceliği ve sefaleti ortaya konulmak isteniyorsa, bunu dile getirmeye çaba gösteren her insan, yolunun daha başlangıcında kendi yetersizliğini anlamakta gecikmeyecektir. Gene Faulkner'ın dediği gibi aşkı değil de şehveti anlatmak kolaydır; ruhun meselelerini değil, fakat guddenin ilcalarını anlatmak da kolaydır. Ama bunların anlatımı hiç bir evrensel kemiğe işlemez. Evet, şair veya öykü yazarı, durmadan aynı öyküyü, insan ruhunun öyküsünü yazmayı seçmişse, bu öykü, eskimeden, usandırmadan, bıkkınlık doğurmadan, kendini yeniden ve yeniden öne sürecektir. İnsanın bir kalbi bulundukça ve insan, kalbinin öyküsünü yazmaya durmuşsa, bitirilemeyecek bir öykü, durmadan ve fakat her seferinde yeni bir kalıba girerek tekrarlanıp gidecektir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |