|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Henry Kissinger, "Amerika'nın bir dış politikaya ihtiyacı var mı?" sorusunu ortaya atıyor. Hemen ardından, "21.Yüzyıl İçin Diplomasi"den söz ediyor. Aslında bu iki cümle, Henry Kissinger'ın yeni çıkan kitabının adı. Bir New York kitapçısında, kitabın ne zaman yayınlandığına göz atarken, kitapçı, "Biraz önce geldi" dedi. "Eski adam"ın "taze" görüşleri… Kissinger'ın Amerikan diplomasisinin başından ayrılışından bu yana 30 yıla yakın zaman geçti ama o hala "diplomasi"nin büyük ustası olarak addediliyor. Kissinger, esas olarak, geçen yüzyılın adamı. "Güçler dengesi doktrini"ne sımsıkı bağlı. Yaklaşık 30 yıl önce sona eren uygulayacılığından bu yana, "realpolitik"i esas alan en önemli kuramcı ve düşünce adamı. Amerika'nın Cumhuriyetçi yönetiminde etkili bir çok isim, onun izleyicileri. Ya bir zamanlar maiyetinde çalışmışlar, veya görüşlerini önemli kaydediyor, dikkate alıyorlar. O yüzden, Kissinger'ın gerek Amerika'ya ilişkin değerlendirmesini ve gerekse Türkiye'ye hangi gözle baktığını bilmekte yarar var. Önce Henry Kissinger'ın Amerika tanımlaması; "Yeni millenyumun şafağında Amerika, tarihteki en büyük imparatorluklarla bile kiyaslanmayacak bir üstünlükten yararlanıyor. Silah gücünden girişimcilige, bilimden teknolojiye, yüksek ögrenimden popüler kültüre, Amerika, yeryüzünün her yerinde rakipsiz bir üstünlük uyguluyor. Yirminci yüzyılın son on yılında, Amerika'nın üstün konumu kendisine uluslararası istikrarın vazgeçilmez unsurunu sağladı. Başlıca çatışma noktalarında ihtilaflı taraflar arasında öyle bir arabuluculuk yaptı ki, Ortadoğu'da barış sürecinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Amerika adeta bir dini vecibeyi yerine getirircesine bu role öylesine bağlandı ki, Temmuz 1999'da Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir ihtilafında olduğu gibi, tüm taraflar tarafından davet edilmediği halde bazan kendiliğinden bu arabuluculuk işlevine soyundu. Amerika, kendisini yeryüzündeki demokratik kurumların kaynağı ve garantörü olarak addetti ve giderek artan bir biçimde yabancı ülkelerdeki seçimlerin dürüstlüğüne karar verecek yargıç saydı ve kriterlerine uyulmadığında ekonomik yaptırımlar veya başka baskı yöntemleri uyguladı. Amerika'nın Balkanlar'da yaptığı, esas olarak, geçen yüzyılın başlarında Avusturya ve Osmanlı imparatorluklarının yerine getirdiği işlevlerin aynısı; yani protektoralar oluşturarak savaşan etnik grupların arasına girmek ve böylece barışı muhafaza etmek. Yatırım sermayesinin tek başına en büyük havuzunu, yatırımcılar için en çekici alanı ve yabancı ihraç malları için en büyük pazarı sağlayarak uluslararası finans sistemine de hükmediyor. Zaman zaman ulusal öfkelere zemin oluştursa bile, Amerikan popüler kültürü dünyanın her yerinde zevk ölçülerini koyuyor." Bunların itiraz edilecek bir yanı yok. Kissinger'ın yaptığı bir tespitten, bir "objektif gözlem"den ötede sayılmaz. Hatta Kissinger, "Amerika'nın dünya çapındaki bu üstünlüğünün, Amerikan halkı tarafından kayıtsızlıkla karşılanması"ndaki "ironi"ye dikkat çekiyor. Önemli olan, bu "objektif tespit"i yapmak değil; Amerika'nın bu "gücü"nün idrakinde olarak, ondan hareketle politikalar ve "diplomasi" geliştirmek. Kissinger'ın kitabında yaptığı bu ve Türkiye'ye, yedi bölümlü kitabının "Orta Doğu ve Afrika: Geçişteki Dünyalar" başlıklı beşinci bölümünde yer veriyor. Bölgenin bütün ülkelerini tek tek gözden geçirdikten sonra, "Batı için pivot ülke Türkiye'dir. Bölgenin en büyük askeri gücüdür. Batı ile müttefiktir, İsrail'e dosttur, ve, coğrafyasının yerinin alınamazlığı nedeniyle çatışan tüm güçler için önemlidir." diyor. Bu da artık alışageldiğimiz "Türkiye'nin jeopolitik değeri"ne öncelik tanıyan yaklaşımlardan biri. Asıl ilginç olan, Kissinger'ın bu noktadan yola çıktıktan sonra söyledikleri. Bölgesel bir çatışma ihtimali karşısında destekleri hayati önem taşıyan "Amerikan müttefikleri"ne değinirken, Türkiye'yi altını çizerek gündeme getiriyor ve daha sonra Amerika'ya Türkiye'ye nasıl davranması gerektiği konusunda öğüt veriyor. İşte o bölüm: "(Bu ülkelerin arasında) temel olan Türkiye'dir. Irak, İran ve kaynayan Kafkasya'nın bitişiğinde olduğu için, herhangi bir krizde işbirliği vazgeçilmezdir. Amerika'da ve ondan da çok Avrupa'da Türkiye'yi cepte saymak ve maliyeti olmayacak biçimde onu iç politika hesaplarına tabi kılmak ve sanki Türkiye'nin ulusal gururunun ya da özel şartlarının gözardı edilebileceği yönünde gereğinden fazla ölçülerde bir eğilim var. Sanayileşmiş demokrasiler -özellikle Avrupa ve Amerika- temel ulusal çıkarlarının tehlikede olduğunu hatırlamak zorundalar. Türkiye'nin iç yapısına ilişkin tercihlerini bu gerçekliklerle dengelemek zorundalar." Bu anlayış -hele Kissinger'dan gelirse- besbelli Türkiye'de bazı çevreleri pek sevindirecek ve özendirecek cinsten. Kissinger, onların tam aradığı "Türk dostu" tipi. Ama yazdıklarının üzerinde biraz dikkatle düşünülürse, aslında Türkiye'yi Batı değerler sistemi içinde ve dolayısıyla Batı'da görmediği anlaşılır. Çünkü, Kissinger için, Türkiye'de "sanayileşmiş ülkeler"deki gibi "demokrasi"ye gerek yok. Buna karşılık, coğrafyasından ötürü ve ayrıca "müttefik" ve "İsrail'e dost" ve üstelik güçlü bir orduya sahip olmasından dolayı, Batı için, Türkiye'ye gerek var. Kissinger, besbelli, fikirlerini 20. yüzyılda bırakmaya kıyamamış; 21. yüzyıla taşımak istiyor…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |