T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Türkler, askerî diktatörlük ve İmam Gazâlî (II)

Dünkü yazımızda tümünü aktardığımız pasajı şimdi de parça parça tahlil edelim: - "Burada Arap kültür hareketi içinde dinî metnin geçirdiği bütün fonksiyonel sapmayı bütün detaylarıyla ele almamız zor olduğundan Arap olmayan unsurların Müslüman-Arap hareketi üzerindeki hâkimiyetine işaret etmekle yetineceğiz. Arap olmayan unsurlar ve onların hakimiyetlerinden kastımız; Selçuklular, Türkler ve Deylemlilerden askerî unsurlar ile Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'na kadar İslâm Dünyası üzerinde kurduğu hakimiyettir."

Ebu Zeyd, güya Kur'an'ın anlama'nın nesnesi olmaktan çıkıp bir süs eşyası haline gelişinin (sapma'nın) öyküsünü kurgularken, kendince önemli bir suçlu tesbitinde bulunuyor: "Arap olmayan unsurlar"; yani askerî unsurlar; yani Selçuklu-Osmanlı Türkleri.

Bu askerî azınlık (!) Arap din-kültür dairesine sızıyorlar, onu ele geçiriyorlar, sonra bu fikir-ilim-kültür zenginliğini yok ediyorlar... Ne zamana kadar?!? Tâ 1914'e kadar...

- "Bu askerî hakimiyet tüm yönleriyle sadece kuvvete dayanmasından ötürü, 'metinler'le 'olgu' arasındaki canlı ve aktif etkileşimin ortadan kalkmasına yetmiştir. Bu durum, Kur'an metni ile olgu arasındaki ilişki ve karşılıklı etkileşimleri konusunda çok daha güçlü bir etki yapmıştır."

Görüyor musunuz, insanın biraz tarihî bilgisi olunca, ne parlak yorumlarda bulunuyor?!? Yazarımıza göre, "sadece kuvvete dayanan" bu askerler, metni olgu'dan koparmışlar da Kur'an'ı bir süs eşyası haline getirmişler.

- "Bu askerlerin, Moğol ve Haçlı saldırılarına karşı İslâm toplumunun siyasî sınırlarını korumayı sağlayan bir güç oluşturduklarını söylemek mümkündür. Zaten bunu da kimse inkâr etmemektedir. Ancak bu savunma, inkârı mümkün olmayan bir sosyal çöküntü ve kültürel gerileme pahasına gerçekleşmiştir. Askerler birer fert olarak iyi niyetli, samimi müslüman kimselerdir. Fakat sonuçta onlar, hâkim askerî kesimi temsil etmektedirler. Onlar maddi güce daha fazla önem verme, aklî ve kültürel bilincin değerini hafife alma gibi askerî diktatörlüklerin temsil ettiği bütün özelliklere sahiptirler."

Özgür düşünceli bilginimizin (!) söylemek istediği şu: "Adamların hakkını yemeyelim, ne de olsa ümmeti korumak uğruna kan döküp öldüler; fakat bu arada ilim ve fikir hayatımızı da mahvettiler."

Sakın bu sözlerden alınmayınız; zira "inkârı mümkün olmayan bir sosyal çöküntü ve kültürel gerileme" iddiası, ülkemizin Sağcısı, Solcusu, İslâmcısı, hemen hemen bütün eli kalem tutanlarınca tekrarlanmakta; onlar dışarıdan, biz içeriden koca bir tarih işte böyle karikatürleştirilmektedir.

- "Yine onlar 'düşünceye kapalı olma', emirlere ve bu emirlerin uygulanmasına yönelik 'itaat' ilkesinden hareketle 'diyaloğu reddetme' gibi tüm karakteristik unsurlarıyla askerî diktatörlüğü temsil etmekteydiler. Askerî kesimin düzen, disiplin ve emre itaat noktasındaki aşırı duyarlılığı, kültür ve düşünce platformuna aktarıldığında durum bir faciaya dönüşmüştür."

Zihninizi yoklayın bakalım, şu 'düşünceye kapalı olma', 'itaat', 'diyaloğu reddetme' gibi parlak sözleri bir yerlerden hatırlıyacak mısınız? Hele hele Ebu Zeyd'in -burada nakletmek imkânı bulamadığım- bir "gerici güçler" deyişi var ki evlere şenlik!! Dedim ya kimse kızmasın; zira bu "facia" öyküsünü sadece sol tandanslı bir Arap dile getirmiyor ki?!? Batı'da pişiriliyor ve sonra herkes gücü nisbetinde acentalık yapıyor.

- "Bütün bunlara bir de Arap olmamalarını eklediğimizde, dini metinlerin anlama, açıklama ve yorumlamanın konusu olmaktan öte nasıl birer süs eşyasına ya da bereket arayışı için kullanılan birer objeye dönüştüğünü anlarız. İşte Kur'an'ın 'metin'ten 'mushaf'a, 'anlam'dan 'obje'ye dönüşmesi böyle gerçekleşmiştir." (s. 33-34)

Metnin mihver cümlesi işte bu: "Bütün bunlara bir de Arap olmamalarını eklediğimizde..."

Müsaadenizle tesbitimi yineleyim: "Arap Müslümanlığı" ile "Türk Müslümanlığı" söylemi aynı projenin iki koludur ve hep aynı hedefe vurur: "Selçuklu-Osmanlı mirası". Bu nedenle aksiyomları da, malzemesi de, sloganları da hep aynıdır.

Bana inanmakta güçlük çekiyorsanız, lûtfen mezkûr eserin sonunda yer alan şu paragrafı dikkatlice okuyunuz:

- Kuşkusuz Gazzâlî'nin Kur'an'ın kısımlarına delâlet maksadıyla cevher, inci ve yakut kelimelerini kullanması, -bu analiz açısından bakıldığında- sözkonusu kelimelerin, bir açıdan ahiret ehli için, diğer açıdan da avâmdan olan müslümanlar için alternatif nitelikteki vesile ve araçlar olarak addolunması mümkün gözükmektedir. Şüphesiz bu, yazılı metni (mushaf'ı) anlamak bir yana, okumaya dahî çalışmaksızın bizatihi değerli bir 'eşya' olarak algılamanın başlangıç noktası olmuştur. İşte bu şekilde Kur'an, aşamalı bir süreçte değerli bir eşya'ya dönüşmüş; bu 'eşyaya dönüşme' olgusu, kültürel yapıda da vukû bulmuş ve en nihayet Kur'an kadınlar için bir ziynet, çocuklar için bir nazarlık, altın ve gümüş eşyaların yanında duvarlara asılan bir süs haline gelmiştir. (s. 353)

Ne kadar da zavallıca!!! Önce suçla, sonra delil ara! (Mantıkçılar buna "müsadere ale'l-matlûb" derler.)

Cevahir'ul-Kur'an (Kur'an'ın Mücevherleri) başlıklı eserindeki teşbihlerden hareketle İmam Gazâlî'yi Kur'an'ı "süs eşyası" haline getirmekle suçlayan şu zihniyet gerçekten de ne kadar sığ, ne kadar câhil ve hepsinden önemlisi ne kadar insafsız!

Sorarım sizlere, mensubiyet ve aidiyet duygularımızı, dahası ehliyetimizi bu denli yitirmişken, bizim başkalarına kızmaya hakkımız var mı?!?


26 Mayıs 2001
Cumartesi
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED