|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ekonominin reel kaynaklarının büyük bölümü kamu borçlarına harcanmakta ama buna rağmen kamu borç stoğu giderek artmaktadır. Uygulanan ekonomik programın bu trendi kısa vadede değiştirmesi beklenemez. Ekonomimizin siyasi istikrarsızlıklara ne kadar duyarlı olduğu da ayrıca herkesin malumudur.
Bankacılık sistemi hem finansal piyasaların hem de mal ve hizmet piyasalarının yeniden işlemesi, normal fonksiyonlarını yerine getirmesi nedeniyle çok önemlidir. IMF'ye verilen yeni niyet mektubunda da bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması konusu önemle belirtilmiştir. Bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması için; Emlak Bankası, Ziraat Bankası ve Halk Bankası'nın rehabilitasyonu, Tasarruf Sigorta Mevduat Fonu'ndaki bankaların özelleştirilmesi veya tasfiyesi ve diğer özel bankaların yeni koşullara göre yapılandırılmaları niyet mektubunda belirtilmiştir. Bu anlamda ilk önce kamu bankalarının bilanço aktiflerinin iyileştirilmesi için 13 katrilyon TL tutarında hazine kağıdı, sermayelerini güçlendirmek için ise 3 katrilyon TL tutarında hazine kağıdı verilmiştir. Bunun yanında TMSF bünyesindeki bankaların rehabilitasyonu için ise yaklaşık 12-13 katrilyon TL'lik bir kaynak yaratılması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında ise bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılmasının toplam maliyeti GSMH'nın yaklaşık yüzde 24 civarındadır. Bu yük başta vergi yükümlüleri olmak üzere Türk halkının sırtına yüklenmektedir. Büyüme açısından bakıldığında da, bu yıl ülkenin reel kaynaklarının sisteminin kayıplarını telafi etmek için kullanılacağının bir işaretidir. HAZİNE KAĞITLARI Bankacılık sisteminin bir diğer sorunu ise hazine kağıtlarının yüzde 90'nın bankaların elinde olmasıdır. Bankalar bu kağıtları; topladıkları mevduat, uluslararası piyasalardan aldıkları borç; kendi sermayeleri ve gecelik piyasalardan yaptıkları borçlar ile finanse etmektedirler. Bankaların ellerindeki hazine kağıtlarının ortalama vadelerinin 6-9 ay civarında olduğu ama ellerindeki mevduatın ise yüzde 85'inin vadesinin 3 aydan az olduğu düşünülürse burada bankaların vade riskini üstlendikleri görülür. Bankacılık kesimi hem Kasım krizine hem de Şubat krizine büyük oranlı açık pozisyon ile yakalandıkları için bu krizden en çok ve en erken etkilenen sektör oldular. Bu sektör kamu kesimini finanse etmeye devam ettiği sürece açık pozisyonlarını en azından sürdürmek ya da taşıdıkları döviz risklerini hazineye yüklemek zorundadırlar. Hazinenin 2001 yılındaki toplam itfasının en az yüzde 78'ini (aslında bu rakam yüzde 80'lerin üzerinde gerçekleşebilir) bankacılık sistemi yoluyla borçlanmak zorundadır. Daha düşük oranlardaki borçlanmak, iç borcun bir kısmını para basarak karşılanmasına neden olacaktır. SICAK PARA POLİTİKASI Bankalar sendikasyon kredileri yoluyla dış borçlanmaya giderek Hazinenin itfalarına katılabilirler. Fakat bunun için sıcak para politikasının sürdürülmesi gerekmektedir. Bu ise geçen yıllara oranla nispeten daha zordur. Çünkü bankaların alacakları dış borçların kur riski serbest kur uygulaması nedeniyle oldukça fazladır. Bu yıl devalüasyon darbesine maruz kalan bankacılık kesiminin dış borçlanmaya çok fazla istekli olması beklenemez. Yeni sendikasyon kredileri bir kenara, bankaların bugünkü sermaye yeterlilik rasyosuyla bu yıl vadesi gelen dış borçlarını çevirmeleri (roll-over) bile oldukça güçtür. 1994 yılında yaşanan ekonomik krizde bankacılık sistemi net dış borç ödemesi yapmıştır. 2001 yılında da benzer bir trendin olması beklemektedir. Bu nedenle bu yıl için kamunun ihtiyaç duyduğu borçlanmanın IMF kredileri dışında dış finansman yoluyla sağlanması pek mümkün görülmemektedir. KRİZ BANKACILIĞI VURDU Bankacılık sistemi yaşanılan iki krizden de büyük oranda etkilenmiştir. Bu nedenle bankaların bir çoğunun öz sermayeleri erimiş, kimi bankaların ise negatif olmuştur. Kamunun kontrolündeki bankaların (kamu ve TSMF bankalarının) öz sermaye yeterlik rasyoları son operasyonlarla kritik düzeyin üzerine çıkartılmıştır. Özel sektör bankalarının da, bu rasyoyu yakalayabilmek için sermaye arttırmaları gerekmektedir. Bu miktarın yaklaşık 2-2,5 katrilyon TL olduğu ifade edilmektedir. BDDK ise özel bankalara sermayelerini arttırmak için Mayıs 2001 sonuna kadar süre tanımıştır. Bankacılık sisteminin bu yıl kendi sorunlarıyla boğuşacağı ve reel sektöre katkısının çok sınırlı kalacağı beklenmektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi 2000 yılında yaşanan yüzde 7'lik büyümenin en önemli nedeni bankacılık kesiminin açtığı tüketici kredileridir. Yaşadığımız kriz ve bankacılık sektöründeki bilanço sorunları nedeniyle bu sektörün tüketicilere açabileceği kredilerin 2001 yılında yüzde 20 oranında azalabileceği düşünülmelidir. Açılan kredilerin oranının 2001 yılının ilk çeyreğinde yüzde 27 oranında azaldığı düşünülürse ekonomideki küçülmenin beklenenden daha fazla olacağı tahmin edilebilir. Bankacılık sisteminin kısa vadeli sorunlarının yanında sıcak para politikasının yarattığı kalıcı etkiler de göz ardı edilemez. Bankacılar bastırılmış kurlarla yurt dışından topladıkları dövizleri TL bazlı hazine kağıtlarında değerlendirerek reel kazançlar elde etme alışkanlığı kazanmışlardır. Her ne kadar son iki kriz likidite ve döviz riskini sisteme öğrettiyse de, bankacılık reel sektörü finanse etme riskini ölçme ve riski alma becerilerini kaybetmiştir. Bu riskin algılanabilmesi, ölçülebilmesi ve bankacılık kesiminin elindeki parasal kaynakların sisteme doğru kanalize edilmesi oldukça zaman alacaktır. Bankacılık sisteminin elinde bulunan üç aydan daha az vadeli mevduatı nispeten uzun vadeli reel sektörün ihtiyaçları için kullandırması, ve dolayısıyla ekonomiyi canlandırması en az bu yıl için ihtimal dahilinde değildir. Bankacılık kesiminin yeniden uluslararası anlayışlarla para kullandırması sadece bankacıların risk algılamalarını ölçmelerine değil, mevduat sahiplerinin de uzun vadelere razı olmasına bağlıdır. Burada hem mevduat sahipleri, hem de bankacılar açısından sisteme duyulan güven eksikliğinin ne kadar yaralayıcı olduğu bir gerçektir. ÜRETEN KESİM Ekonominin sağlıklı büyüyebilmesinin ön şartı mal ve hizmet üretiminin artmasıdır. Burada ise temel dinamik "turizm ve ihracat" gelirlerinde beklenen patlamadır. Temel varsayım Türkiye'de üretilen mal ve hizmetlerin devalüasyon nedeniyle göreceli olarak ucuzlamasıdır. Devalüasyon nedeniyle işçilik maliyetlerinin göreceli olarak azalacağı bir gerçektir. Ama diğer üretim faktörlerinde ise radikal bir iyileşme beklenemez. Örneğin enerji ve ham madde fiyatlarının ise uzun vadede devalüasyon oranına yakın artması beklenir. Bununla birlikte finansman maliyetlerinin de geçen yıla göre daha yüksek olacağını söyleyebiliriz. Yılın ikinci yarısından itibaren işçi ücretlerinin enflasyon/devalüasyon etkisini azaltıcı biçimde arttırılacağı düşünülürse ihracat ve turizm gelirlerindeki artışın yılın ikinci yarısında yavaşlaması beklenir. Cari açık beklenmiyor Tüm bu faktörler göz önüne alındığında 2001 yılında geçen yıl yaşanan 10 milyar dolara yakın cari açığın kesinlikle olmayacağını söyleyebiliriz. Bilakis, 2001 yılında en iyimser tahminle 2-4 milyar dolar arasında cari fazla vereceğimizi, 2002 yılında ise en fazla 0-1 milyar dolar arası bir fazlamız olacağını söyleyebiliriz. Türkiye'nin 2001 ve 2002 yılı için öngördüğü ihracat ve turizm gelirlerindeki artış trendinin Türkiye'nin iç ve dış borç stoku iyileştirmesine katkısının çok sınırlı kalacağı ve muhtemelen de bu yıllara tekabül eden faiz ödemelerindeki reel artışın, cari fazladan daha büyük olacağını unutmamak gerekir. Ama her ne olursa olsun Türkiye'nin geleceği üretim faktörlerinin en uygun bileşeninin belirlenmesi ve bu faktörlerin bir araya getirilerek üretime dönüştürülmesinde yatmaktadır. Yeni üretim stratejileri geliştirmedikçe "işçilik ücretlerindeki" göreceli üstünlüğüne dayanan dış satım stratejisi uzun soluklu olması beklenemez. Ekonomik program başarılı olur mu?
Türkiye ekonomisi büyük bir dar boğazdan geçmektedir. Ekonominin reel kaynaklarının büyük bölümü kamu borçlarına harcanmakta buna rağmen kamu borç stoku giderek artmaktadır. Uygulanan ekonomik programın bu trendi kısa vadede değiştirmesi beklenemez. Kamu kesiminin 2001 yılında ödeyeceği faiz miktarının artacağını, Türkiye'nin net dış borç ödemesi yapacağı, bankacılık kesiminin tüketicilere sağlayacağı kredi miktarının azalacağı, reel ücretlerin artmayacağı göz önüne alınırsa 2001 yılında gerçekleşecek negatif büyümenin tahmin edilen yüzde 3'ten daha fazla olabilir. Yeni istikrar programının borçlanma anlayışını değiştirmeyeceğini, faiz dışı fazla vermeye çalışmak suretiyle borç stokunu azaltma yoluna gideceğini görmekteyiz. Toplam iç borç stokunun en iyimser tahminle yüzde 78'inin 2001 yılında yenilenmek zorunda olması ürkütücü bir durumdur. Bu büyük oranlı iç borcun bir kısmının IMF dışı (ağırlıklı olarak portföy yatırımcıları ve sendikasyon kredileri) dış kaynaklarla finanse edilebileceği öngörülebilir. Resmi rakamlara göre, Türkiye, 2001 yılında 11.8 milyar doları Kamu, 13,3 milyar doları ise özel sektör olmak üzere 25,3 milyar dolarlık dış borç ödemek zorundadır. 2002 yılında ise ödenmesi gereken dış borç tutarı 10,5 milyar dolar kamu ve 5,5 milyar dolar özel olmak üzere 16 milyar dolardır. 2001 ve 2002 yılının tümünde ödenecek dış borç servisi toplam 41,3 milyar dolar civarındadır. Türkiye'nin sadece borçlarını ödemek için ihtiyaç duyduğu toplam döviz miktarı 41,3 milyar dolardır. Bu paranın ancak yüzde 25'i IMF ve dünya bankası kaynaklarından karşılanacaktır. Geri kalan 27 milyar dolar civarındaki meblağ ise ya yeniden borçlanılarak temin edilecek -ki bu da sıcak para politikasının sürdürüleceğinin bir başka kanıtıdır ya da yerli halkın ekonomiye kazandırılmamış paralarını (yastık altı) sisteme sokularak sağlanacaktır. Ne Merkez Bankasının kullanılabilir döviz rezervi, ne de ekonominin yaratacağı cari fazla (iki yıl için en fazla 3 milyar dolar) Türkiye'nin önümüzdeki iki yılda ihtiyaç duyduğu dövizi sağlamaya yetecektir. Burada dikkat çeken ilginç husus, IMF ve Dünya Bankası kaynaklarından bu yıl için sağlanan 14,3 milyar dolar tutarındaki borcun, dış borç ödemelerinde kullanılmak zorunluluğudur. Yabancı portföy yatırımcıların dalgalı kur nedeniyle, kur riskini alırken daha da nazlanacakları ve daha yüksek reel faizlere razı olacakları olasılık dahilindedir. Bu nedenle hükümetin bu perspektifle "sıcak para politikasını" uygulamaktan başka fazla bir seçeneği yoktur. Bu faktörler göz önüne alındığında, ekonomide bu yıl da ve bu perspektifle reel faizlerin yüksek seyredeceğini, gelir dağılımının daha da bozulacağını, ve dolayısıyla yoksulluğun ve yolsuzluğun daha da artacağını söyleyebiliriz. Ekonomik istikrar programında belirtilen faiz dışı fazla hedefine ulaşmak için -kamu gelir ve giderlerinin kompozisyonu göz önüne alındığında- vergileri arttırmak ve kamu mal ve hizmetlerine enflasyonun üzerinde zam yapmaktan başka alternatif olmadığı da açıkça ortadadır. Bu da kısa vadede enflasyon hedefinin tutmayacağının, vergi sisteminin daha da deforme olacağının belirgin işaretleridir. Ekonomimizin siyasi istikrarsızlıklara ne kadar duyarlı olduğu herkesin malumudur. Yapılan analizler en azından 2002 yılının sonuna kadar siyasi istikrarın korunacağı varsayımına dayanmaktadır ve bu da hayli iddialı bir varsayımdır. Uygulanan ekonomik program Türkiye'nin kronik sorunlarını çözme iddiasında olmasına rağmen rakamlar ve hedefler bunun tam tersinin olacağını işaret etmektedir. Türkiye; sıhhatli kaynakları yaratacak ekonomi stratejileri geliştirmeden, sıcak para politikalarından vazgeçerek borçlarını yeniden yapılandırmadan bu krizden kurtulamaz. Geçici olarak çıkılan krizlerin daha büyüğü kısa bir süre sonra yine yaşanmaya mahkumdur. IMF Türkiye'ye sadece 3-5 aylık zaman kazandırmıştır.
|
|
|
|
|
|
|