T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Unutmayın! 1876'ın gerisine düşmeyin!

Bir gazete dünkü sayısında, Ali Kırca'nın yönettiği Siyaset Meydanı'nda bu hafta "Kürtçe TV-Kürtçe Eğitim" konusunun tartışılacağını duyurduktan sonra konu başlıklarının ayrıntılarını verirken şöyle bir ifade de kullanıyordu: "Kürtçe bir anadil olarak kabul edilebilir mi?"(!) Gülümsemeyin! Bildiğiniz gibi bu soru sadece söz konusu gazetenin hayal mahsulü olan (ve bizi gülümseten) bir soru değil. Bu soruyu ülkede birçok siyasetçi ve devlet görevlisi de ciddi ciddi soruyor. "Kürtçe bir anadil olarak kabul edilebilir mi?" Bana göre, sağduyulu insanların bu soruya tek bir cevabı olabilir: "Eğer dünyada Kürtçe konuşan Kürt analar olduğu müddetçe Kürtçe niçin bir anadil olarak kabul edilmesin? Bu ne biçim soru bu böyle, siz bizimle kafa mı buluyorsunuz?"

Yine bildiğiniz gibi, Anayasa'nın "Eğitim ve öğretim hakkı ve ödevi" başlığı altındaki 42. maddesi de insanı çok gülümseten bir maddedir. Özellikle de şu bölümü: "Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez." Çok problemli, fazlasıyla problemli bir fıkradır bu. Bu fıkra, ideolojik donanımından çok önce "mantık" açısından problemlidir. Ne yani, bir öğrencinin anadili Kürtçe ise, okula gidiyor diye onun anadili de "a priori" olarak da Türkçe mi oldu? İdeolojik yanını bir tarafa bırakın, "komik", hatta "gülünç" fıkralardır bunlar...

Gelelim "resmi dil" meselesine. Son günlerde TÜSİAD'ın bu kez Prof. Süheyl Batum'a hazırlattığı (ve benimsediği) rapor ve Anayasa değişikliklerini gözden geçirmek üzere oluşturulan partiler arası komisyonun açıklamalarıyla tekrar (bu kaçıncı "tekrar") gündeme gelen bu meseleye nasıl yaklaşmamız gerekiyor? Her iki girişim de, Türkçe'den Anayasa'da "resmi dil" olarak söz edilmesini öneriyor. Bu durumda Türkçe, Anayasa'da belirtildiği gibi "Devlet dili" ya da "anadil" olmaktan çıkıp "resmi dil" olarak nitelenecek.

İsterseniz, T.C. Anayasaları'nı açıp bu meseleyi karşılaştırmalı olarak gözden geçirelim:

1982 Anayasası'nın 3. maddesinin birinci fıkrası şöyle: "Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir."

1961 Anayasası'nın 4. Maddesi meseleyi şöyle formüle etmiş: "Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Resmi dil Türkçedir."

1924 Anayasası'nda söz konusu madde iki kez değişiklik geçirmiş. Maddenin ilk hali şöyle: "Türkiye Devletinin... resmi dili Türkçedir..." Söz konusu maddenin 1928'de uğradığı değişiklikle bizi ilgilendiren fasıl yine aynı kalmış: "Türkiye Devletinin resmi dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir." 1924 Anayasası'nın bu maddesi 1937 yapılan değişikliğe gelince bayağı değişiyor: "...Devlet dili Türkçedir. Başkent Ankara'dır."

Hadi biraz daha geriye gidelim: Bu kez 1921 Anayasası: "Türkiye Devletinin dini. Dini İslamdır. Resmi lisanı Türkçedir." (2. madde)

Şimdi de 1876 Anayasası'nın 18. Maddesi: "Osmanlı uyruklarının, devlet hizmetine alınmaları için, Devletin lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır." Görüyorsunuz; bu memlekette şu kadar yıllık Anayasa tecrübesi nasıl bir çizgi çiziyor. 1876 Anayasası'nın "resmi dil" olarak nitelenen Türkçe, "2000'li yıllar"ın başında olmuş size "Devlet dili"! Dikkat ederseniz, Anayasa tarihimizde Türkçeden "Devlet dili" olarak iki kez söz edilmiş. Bunlardan birisi 1924 Anayasası'nın 2. maddesinin 1937'de (1937!) geçirdiği dönüşümde, ikincisi ise 1982 Anayasası'nda karşımıza çıkıyor.

Bir ülkenin Anayasa tarihi açısından ne hüzün verici bir tablo... Hür dünyada anayasalar daha açık, daha demokratik, daha özgürlükçü bir yapı kazansın diye yenilenirken, Türkiye'de 1876 Anayasası'nın üzerinden dört anayasa geçmesine rağmen birincinin Türkçe'den söz ederkenki ruhunu arar duruma gelmişiz! Hadi gelin de "küreselleşin" bakalım!

Son olarak birkaç söz de "Devlet dili" "kavramı"nın niçin bir kavram olmadığına ilişkin olarak edelim: Hepimiz biliyoruz ki, "devlet"in eli, kolu, gözü, kulağı, v.s olmadığı gibi "dili" de olamaz. Bu "kavramlar"dan gündelik hayatımızda söz etmemiz (mesela: "Devletin kulağı her yerdedir" gibi!) sadece lâfın gelişidir. Oysa anayasalar ciddi metinlerdir ve "lâfın gelişi" olarak kaleme alınamazlar... Kimse söylemeden bir hususu daha belirtmek istiyorum: Şöyle bir gözden geçirince, "Devlet dili" lâfına Avusturya Anayasası'nın da yer verdiğine şahit oldum. Şaşırmadım desem yalan değil.. Ama hemen sonra kendi kendime şöyle dediğimi iyi hatırlıyorum: "Bu neyi değiştirir ki; Avusturya böyle yapıyor diye yanlış karşısında hazırolda mı duracağız!" Vesselâm!


26 Mayıs 2001
Cumartesi
 
KÜRŞAD BUMİN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED