T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Bu hükümetin görevi batırmaktı

Anlaşıldı; bu hükümet gidiyor... Fuat Miras'ın olağandışı Genelkurmay ziyaretinden sonra, birileri düğmeye bastı.

Bu şekilde gidecekleri, geliş biçimlerinden belliydi.

Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, kurulmasına "izin verilmiş" hiçbir hükümet başarılı olamamıştır. Tahsisli, icazetli, onaylı hükümetlerden istenen, sorun çözmesi ve "devlet-birey" ilişkilerindeki olası ihtilafları gidermesi değil, bilakis siyasî merkezin tasarruflarına sahip çıkması, vatandaşa karşı devletin hukukunu gözetmesidir.

Anasol-M modeli zihinlerde teşekkül ettiğinde, ilk sorun, "MHP'yi bu işe nasıl ikna ederiz"de odaklanıyordu. Devletçi bilinen MHP, Türkiye'deki güç dengeleri gözetildiğinde fena halde "çevre"ye ait kalıyordu.

Yani, devlet, MHP'den korkuyordu.

Bu parti hangi yöntemlerle ıslah edilecek, siyasî merkezin taleplerine cevap verir bir kimliğe nasıl büründürülecekti?

Devreye Çankaya girdi.

Çankaya'da, Süleyman Demirel'in patronajında yürütülen uzun ikna çalışmalarından sonra, MHP'nin, bazı vaadlerle, Anasol-M protokolüne imza atması sağlandı. Bu, acaba, MHP'ye ait olduğu söylenen suç dosyalarının gündeme getirilmemesine yönelik bir garanti miydi?

Yani, MHP, "medya blöfü"yle önce bir meşruiyet krizine sokulacak, sonra da hükümete girmesi koşuluyla bu krizi atlatması sağlanacaktı.

Anasol-M kuruldu.

MHP'nin bu hükümette söz sahibi olması beklenmiyordu.

Asıl belirleyici, DSP ve ANAP'ın tavrı/icraatı olacaktı.

28 Şubat sürecinde "ara rejim hükümeti"ne hayatiyet kazandırarak başarılı bir icra örneği sergileyen ve dolayısıyla etkili çevrelerin gözüne girmeyi başaran Ecevit, bu dönemde de 28 Şubat yaptırımlarının takipçisi olmayı sürdürdü.

Çünkü yılların "demokratik solcusu" Ecevit, belli çevrelerce tahsisli, icazetli bir siyasetçi olarak görüldüğünü, "vatandaşa karşı devletin hukukunu gözetmek" koşuluyla hükümeti kurmakla görevlendirildiğini biliyordu.

Mesut Yılmaz, ha keza.

Söylemeye insanın dili varmıyor ama, bu hükümetin görevi, sanki, sadece batırmaktı.

Temel hak ve özgürlüklere ilişkin sorunlar...

"Çevre-merkez" ilişkilerindeki olağandışı gerginlik...

Siyaset ve iktisat alanının genişletilmesine dair talepler...

Demokratikleşme...

Din ve vicdan özgürlüğü...

Teşebbüs hürriyeti...

Hukukun siyasallaşması...

Bütün bunlar, doğal olarak, hükümetin programında yer almadı/yer almayacaktı.

Çünkü, icazetli Anasol-M'den istenen sorun çözmesi değil, giderek kendisini bir "sorun" haline getirmesiydi.

Sonra?

Sonrası kolaydı...

Yaşadığı ağır ekonomik krizle birlikte siyaset kurumuna güvenini yitiren, dolayısıyla siyasî partilerden sıtkı sıyrılan halk, doğal olarak bir "kurtarıcı" gereksinecek, bu kurtarıcı da, bazı zecrî ve cebrî düzenlemelerden sonra, büyük olasılıkla, siyaset dışı odaklarca tayin edilecekti.

Son yıllarda fazla mı komplocu düşünmeye başladım.

Bu tür teorileri büsbütün yabana atamıyor insan.

Hele Türkiye gibi, parlamentonun hiçbir dönüştürücü işlev görmediği, her an sürpriz gelişmelere açık, hareketli, sıcak, kaotik bir ülkede yaşıyorsa...

Naçizane, bütün bu verilerin ışığında, Baba Bush'un ziyaretini bir de bu gözle teşrih masasına yatırmak gerekir diye düşünüyorum.


11 Nisan 2001
Çarşamba
 
MEHMET E. YAVUZ


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED