|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Televizyonlardaki tartışma programları sizin de hoşunuza gidiyor değil mi? 'Uzman' sıfatıyla stüdyoya getirilenler birer konu mankenine dönüyor tribünleri dolduranlar karşısında. Sunucu, bir yandan tribündekilerin bağırıp çağırmalarına kızıyor görünüyor, hatta ara ara "Şimdi programı bitiririm ha!" diye tehdit de savuruyor; ancak sadece tribünler değil biz izleyiciler de bunu yapmayacağını bal gibi biliyoruz. Hem programı kesse ne gam, gittiği yere kadar süren bölümü yeterince keyif verici zaten... 'Gladyatör' filmini hatırlayın; aptal kutusu karşısında, kendinizi, aslanlarla boğuşanları izleyen Romalı seyirciler gibi görmüyor musunuz? Ben görüyorum... Peki de, herkesin hoşlandığı bu görüntülerden ben neden rahatsız oluyorum? Niçin kendimi müthiş kullanılmış hissediyorum? Bu soruları kendime yönelttiğimde beni hiç şaşırtmayan bir gerçekle yüzyüze geldim: Şu sıralarda televizyonlarda sürdürülen tribünlü tartışma programları, bana, 28 Şubat sürecinde yaşadıklarımızı hatırlatıyor. Fadime Şahin'li, Ali Kalkancı'lı o süreçte, 'irtica' dendiğinde tüyleri diken diken olan kesimden insanlar, ekranlarında izledikleri manzaralardan, şimdilerdeki tartışma programları izleyicilerinin duyduğu keyfi alıyorlardı, eminim. Ben o zaman da, bir izleyici olarak kullanıldığım hissine kapılıyordum, şimdi duyduğum his aynısı... Bazıları, özellikle 28 Şubat'ın mağdurları, "Oh olsun" diyebilirler; derlerse, verdikleri bu insani tepkiyi kınamam da. Sonuçta beşeri yapımızda hareketlerimize yön veren sinir sistemi de var ve öfke kadar intikam hissi de insana mahsus. Geçmişte kendilerini hedef olarak görenlerin, şimdi başka hedeflere kendilerinin serbest atış yapmaları çok insani bir tepki... Zaten, 28 Şubat'ta faal çevreler, şimdilerde de aynı hızlı faaliyetlerini, biraz da yöntemleri beşeri zaaflarımız üzerine oturduğu için, bu denli rahat biçimde sürdürebiliyorlar... Evet anladınız: 28 Şubat ile şu an yaşadıklarımız arasında fazla bir fark görmüyorum ben; hedef kişi ve kitleler epey farklı görünse de, alınmak istenen sonuç açısından, iki süreç birbirine fena halde benziyor... Biraz arkanıza yaslanıp bir düşünün: 28 Şubat'ta ekranlarına Ali Kalkancı ve benzerlerini çıkartanlar ile şimdilerde tribünlerden siyasilere küfrettirenler aynı televizyoncular değil mi? Sadece biri krizin gadrine uğradı; göreceksiniz, arkasındaki güç veya güçler onu da tez zamanda yeniden devreye sokacaktır... Peki, ben bunu bu denli açık bir biçimde görebiliyorum da, iktidar ve muhalefet milletvekilleri, siyasiler, o tür programlara konu mankenliği yapmak suretiyle, nasıl oluyor da kendilerini halkın gözünden daha da düşürecek, birer unsuru oldukları siyaseti itibarsız bırakacak böylesine bir medyatik oyuna âlet olabiliyorlar? Cevap şu: Muhalefet, içinden geçilen sürecin koalisyonu bozacağını ve kendilerine yeniden gün doğacağını sanıyor; iktidar ise, hiç değilse cevap verme fırsatı bulacağı umuduyla stüdyoya koşuyor... Oysa, bu oyun, 28 Şubat'taki gibi iktidarı muhalefetle karşı karşıya getirip, birini (veya ikisini) sahne dışına çıkartırken diğerini (veya üçünü) iktidara taşıma oyunu değil... Bu oyunun adını bütün oyuncular bilsin: 'Siyaseti bitirme oyunu' bu... "TOBB başkanı gizlice gittiği Genelkurmay'da başka bir olayı izlemek üzere siperlenmiş gazetecilere yakalandı" haberini duyduğumda hiç şaşırmadım, inanır mısınız? Eminim, 'yakalanan' Fuat Miras bile şaşırmıştır oysa... Şaşırmakta haklıdır da... 28 Şubat süreci içerisinde, Güven Erkaya'nın Hürriyet'te manşetleşen "Bu defa Silâhsız kuvvetler görevi üstlensin" tâlimatıyla cepheye sürülen 'Mahşerin beş atlısı' içerisinde TOBB başkanı da vardı. O dönemdeki temasları bugünkünden daha yoğun olduğu halde, bilinçli veya kazaen, gazetecilere yakalanmamıştı Fuat Miras... TOBB başkanını şaşırtan (beni hiç şaşırtmayan), bu defa Genelkurmay'daki varlığının gazete manşetlerine tırmanması... Oyunu kuranlar, 'Silâhlı kuvvetler' ile 'Silâhsız kuvvetler' arasındaki buluşmanın medya tarafından tespit edilmesini de öngörmüşler demek ki... TOBB başkanının 'yakalandı' diye şaşırmasına şaşırmam da, Genelkurmay "Nasıl oldu da gazeteciler Miras'ın bize geldiğini öğrendi?" diye şaşırmışsa, işte buna gerçekten şaşırırım... Bu defa oyun 28 Şubat'tan çok daha ustaca kurulmuş bulunuyor. Oyunu kuran 'yabancı usta' bayağı mâhir çünkü... Ben böyle dedikçe, birilerinin, "Yine mi komplo!" diye ayağa kalkacaklarına eminim. Yıllardan beri, beynimdeki gri hücreleri, hep bir veya bir kaç adım ötesini tahmin etme temrinleriyle harcayıp duruyorum; ne zaman o anda akla gelmeyen bir ileri hamleden söz etsem, yakın dostlarımdan başlayarak insanlar, beni 'komplocu' olmakla itham ediyorlar... Geçenlerde, bir yerde şunu açıkça söyledim: "Sizin komplo dediğiniz her şey gerçek, gerçek diye bildiğiniz her şey de bir komplodur..." Bunu duyan etrafımdakiler, bana, "Çıldırmış bu adam" gözüyle baktılar... Aramızda kalsın: Her yeni gelişme karşısında ağzı bir karış açılan bir 'aptal' olmaktansa, kimsenin aklına gelmeyen ihtimalleri kafasında kuran bir 'çılgın' olarak bilinmeyi tercih ederim... Siz aklınıza mukayyet olmaya ve oyundan uzak durmaya devam edin.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |