T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
İslam'ı atlayarak yürümek...

Dünyanın hızla küreselleşmesi, temelde birbirine zıt (gibi görünen) iki paradoksal süreç üretiyor: Birincisi, senkronizasyon; ikinci ise, atomlaşma süreci.

Senkronizasyon süreci, makro düzlemde şöyle işliyor: Öncelikli olarak Amerikalılar tarafından üretilen siyasi, ekonomik ve kültürel kavramlar, kurumlar ve stratejiler küreselleştiriliyor, tüm dünya ölçeğinde yaygınlaştırılıyor. "Demokrasi", "insan hakları", "yolsuzluklarla mücadele" gibi projeler, Amerikalılar (ve Avrupalılar) tarafından "evrensel projeler" haline getiriliyor.

İlk bakışta bu projelere karşı çıkmak, akıl karı bir iş değilmiş gibi görünüyor: Çünkü Batı-dışı toplumların demokrasiye de, insan haklarına da, yolsuzluklarla mücadeleye de ekmek kadar, su kadar, şu soluduğumuz hava kadar ihtiyaçları olduğunu herkes biliyor.

Fakat mesele, göründüğü kadar basit değil. Amerika da, Avrupa ülkeleri de, Batı-dışı toplumlarda iktidar aygıtlarına toplumsal dinamiklerin ve aktörlerin hakim olmasını, yön ve şekil vermesini çok arzuladıkları için bu projeleri küreselleştirme kaygısı gütmüyor. Wallerstein, burada güdülen temel kaygıyı şöyle açıklıyor: "Bu projeler yoluyla Batı dışı toplumları daha rahat kontrol etmek, bu toplumların kaynaklarını, imkanlarını kendi çıkarları doğrultusunda daha kolayca kullanabilmek."

Bu yüzden bu projelerin Batı-dışı toplumlarda hayata geçirilmesi, toplumsal dinamiklerin ve aktörlerin güçlenmesini sağlamayacak. Aksine bu toplumlarda hakim olan siyasi, ekonomik ve kültürel aygıtlarına vaziyet eden ve küçük bir azınlıktan oluşan güç ve çıkar odaklarının güçlerine güç katacak.

Senkronizasyon süreci, mikro düzlemde ise şöyle işliyor: "Belli bir merkez"den (ABD tarafından) üretilen kavramların, kodların, duyarlıkların, zevklerin, beğenilerin tüm dünya ölçeğinde aynileşmesi, dolayısıyla tektipleşmesi sağlanmaya çalışılıyor. Bunun en çarpıcı ve ürkütücü örneği, genelde Amerikan kültür endüstrisinin ayartıcı teknoloji ve ürünlerinin, özelde ise Amerikan sinemasının handiyse tüm dünyayı istila etmesidir. Bugün Türkiye'deki sinema salonlarının yüzde 90'ının yalnızca Amerikan filmleri gösteriyor olması, söylemek istediklerimizi çok iyi kanıtlamaya yetiyor olsa gerek.

Küreselleşmenin ürettiği "atomlaşma süreci" ise, ulusal düzeydeki toplumsal ve kültürel duyarlıkları ve dinamikleri parçalayarak etkisiz hale getiriyor. Bireyleri, sürekli olarak hız, haz ve "sahte" farklılıklar peşinde koşturmaya; kimliklerini, duyarlıklarını, beğenilerini, zevklerini sürgit değiştirmeye itiyor.

Atomlaşma süreci, "sürekli değişim"i, hayatın tek motoru haline getirerek, her şeyi izafileştiriyor: Bir toplumda varolması gereken ve o toplumu ayakta tutan "ortak aklı", "ortak duyarlıkları", "ortak dinamikleri", "kollektif hafızayı" parçalıyor ve anlamsızlaştırıyor. Tüm bunları bireyi, bireyin egosunu hayatın merkezine yerleştirerek yapıyor: Sonuç, bencilleşen, sadece kendi çıkarını önemseyen, hayatı haz almaktan ibaret gören ve bu yüzden aşırı duygusallaşan, zorluklara asla tahammül edemeyen; adalet duygusu, dayanışma duygusu, kanaatkarlık, fedakarlık gibi insanı insan yapan ve bir toplumu ayakta tutan dinamikleri kolayca dinamitleyen tuhaf bir yaratık çıkıyor ortaya.

Dikkat ederseniz atomlaşma sürecinin ürünü olarak zuhur eden bu "yeni insan tipi", dünyanın her yerinde gördüğümüz tek insan tipi. Dolayısıyla senkronizasyon süreci ile atomlaşma süreci, ilk bakışta paradoksal (birbirine zıt) gibi görünen, ama gerçekte sonuç itibariyle tüm insanlığı aynı yere götüren bir sürecin farklı tezahürlerini veya mekanizmalarını oluşturuyor. Sonuçta zamanla tüm dünya ölçeğinde hakim kılınan insan tipi, sadece kendisini düşünen, bencilleşen, her şeyi izafileştiren, hayatı primitif arzularının tatmini olarak algılayan bir insan tipi oluyor.

Burada sorulması gereken soru şu: Bu iki süreç, bireyleri ve toplumları, daha fazla özgürleştirmeye, kendi olmaya mı itiyor; yoksa bireylerin ve toplumların özgürlüklerini, kendi-olma kaygılarını iptal mi ediyor?

Bu sorunun cevabını çağımızın en cins düşünürlerinden Cornelius Castoriadis şöyle veriyor: "Çağdaş haliyle modern uygarlığımızın en temel sorunu, kendini sorgulamayı terketmiş olmasıdır." Hayatı, her şeyi izafileştirmek; sadece kendisini düşünmek; bencil, primitif arzularını tatmin etmek olarak algılayan bireylerden oluşan bir toplum, elbette ki, algılama, sorgulama ve duyarlı olma yetilerini yitirmeyecek de ne yapacak?

İşte böylesine ayartıcı, baştan çıkarıcı, geçici, kırılgan kimliklerin ve duyarlıkların (duyarsızlıkların) küreselleştirildiği bir dünyaya müslümanlığın söyleyeceği çok önemli şeyler var, diye düşünüyorum.

Ama Türkiye'de "İslami duyarlıklı" siyasi elitlerin de, sözümona "aydın"ların da dünyanın nereye doğru sürüklendiğini görecek ve anlamlandıracak bir kavrayış gücüne ve donanıma sahip olmadıkları anlaşılıyor. O yüzden bu ülkenin de, dünyanın da müslümanlığın kuşatıcı ve özgürleştirici dinamiklerine en fazla ihtiyaç hissettiği bir zaman diliminde geliştirdikleri söylem ve projelerde müslümanlığın konumunu iptal etmeye çalışıyorlar.

Oysa, bu ülkede İslam'ı atlayarak yürümek, sonuçta, bu ülkenin yeniden tarih yapabilecek tüm imkanlarını, dinamiklerini harcamaktan; söyleyebileceği "söz"lerin, geliştirebileceği "iddia"ların kaynağını kurutmaktan başka bir işe yaramayacaktır.


11 Nisan 2001
Çarşamba
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED