YeniSafak.com “ Türkiye'nin birikimi... ” Gündem

 
Ana Sayfa...
Gündem'den...
Politika'dan...
Ekonomiden...
Dünya'dan...
Kültür'den...
Yazarlar'dan
Spor'dan

  Arşivden Arama

 


HALKIN 'KULAK ÇEKEN' AHMET VARDAR'I TÜRK MEDYASINI VE SABAH OLAYINI ANLATTI...

Batıranlar ayakta çalışanlar batakta


TBMM İnsan Hakları Komisyonu, 5 kişilik alt komisyon oluşturarak, başörtüsü yasağını öğrenim ve insan hakları ile Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler açısından değerlendirmeye aldı

Kamuoyu Ahmet Vardar'ı daha çok Sabah gazetesindeki "Alo Sabah" köşesiyle tanıdı. Halkın dertlerini farklı bir üslupla köşesine yansıttığı için adı "kulak çeken" adama çıktı. Bir çoğumuzun sokakta, kahvede hatta evlerimizde yaptığımız sohbetler sırasında dile getirdiğimiz ama gazete sayfalarında göremediğimiz dertlerimizi, o seslendirdi. Yaşadığımız şehrin sorunlarını köşesine taşıyıp ihmalkar davrananları sürekli uyardığı için, halkın "kulak çeken Ahmet Abisi" oldu.

Yazıları halk arasında çok konuşuldu, her gün dertlerle dolu yüzlerce mektup aldı. Kullandığı üslubu nedeniyle mizahçılar tarafından hicvedildi.

Her şeye rağmen Vardar, halktan her zaman ilgi gördü, mektupları hiç eksilmedi. O da, bıkmadan, usanmadan halkın dertlerini kamuoyuna yansıtmaya devam etti.

Ahmet Vardar tam 42 yıldır gazetecilik yapıyor. Yeni Sabah, Akşam, Günaydın ve bugünkü Sabah gazetesinde birçok önemli habere imza attı.

Ahmet Vardar'ı tanıdığım çeyrek asra yakın zaman diliminin 21 yılını birilikte çalışarak geçirdik. Genç bir muhabir iken 1978 yılında Dünya gazetesinden, Günaydın gazetesine geçtiğimde Vardar haber müdürümdü. Kendisinden çok şey öğrendim. Mesleğimiz adına yaşanmış yüzlerce hatıramız var. Bunların tamamını burada anlatmam mümkün değil; ama Vardar için kısaca şunu söyleyebilirim: "O, vefalı bir dost, iyi bir öğretmen, bir ağabey ve şefkatli bir baba."

Medya dünyasında halen çalışmakta olan birçok başarılı gazeteci arkadaşım da yine Vardar'ın yanında yetişmiştir.

Kara listeye girdi

Ahmet Vardar, uzun yıllardır hiç ara vermeden sürdürdüğü mesleğine ilk kez 15 Ocak tarihi itibariyle ara vermiş bulunuyor. Ama bu 'ara veriş' kendi isteğiyle olmadı. Halkın kulak çeken Ahmet Vardar'ı, bu kez birlikte çalıştığı yüzlerce arkadaşının ve kendisinin de içine düştüğü sıkıntıları yüksek sesle dile getirmesi, gazete yönetimini kızdırdı.

Etibanka'a devlet tarafından el konulması üzerine zor duruma düşen Dinç Bilgin, Sabah gazetesi dahil olmak üzere Medya Holding bünyesinde çalışan binlerce insanın maaşlarını ödeyemez duruma düştü. Sonunda Dinç Bilgin'in ceketini alıp gitmesine kadar varan tatsız gelişmeler devam ederken, Vardar, "çalışanların maaşlarını neden ödemiyorsunuz, bankayı bizler mi batırdık" diye yüksek sesle konuştu. Bu sözler gazete yönetimini kızdırdı. Vardar'ın ağzından çıkanlar anında Dinç Bilgin ve Zafer Mutlu'ya iletildi. İşte Ahmet Vardar bu andan itibaren Zafer Mutlu'nun kara listesinin ön sırasında yerini almış oldu.

Gazetenin altıncı katından söylenen "zamanı gelince hesabını sorarız" türündeki sözler alt katlara yayılırken çalışanlardan kimi geriledi, kimileri ise yağdanlık olmanın verdiği güvenle hiç üzerine alınmadı. Nitekim de öyle oldu. Dinç Bilgin, ceketini alıp gittiği gazeteye yeniden dönüş yaptığı gün, tekrar gazetenin künyesine ismini yazdıran Zafer Mutlu'nun ilk icraatı da, Ahmet Vardar ve Can Ataklı'nın işine son vermek oldu.

Bankayı biz mi batırdık?!

"Sabah'taki Pazartesi Operasyonu" diye adlandırılan olayı Ahmet Vardar, şöyle değerlendiriyor:

"Ben dobralığımın kurbanıyım ama hiç pişman değilim. O gün söylediklerimin aynısını bugün de söylerim.Yıllarca gazetedeki köşemde halkın dertlerini dile getirdim. Bir kez de birlikte çalıştığım ve mağdur durumda olan yüzlerce arkadaşımın sıkıntısını, ki buna benim sıkıntım da dahildir, sesli olarak aktardım... Çünkü çalışanlar aldıkları maaşla ancak ay sonunu getirebiliyordu. Maaşlarını alamayan arkadaşlarımdan her gün onlarcası odama gelip zor durumda olduklarını söylüyorlardı. Halkın sıkıntılarını dile getiren bir yazar olarak gazete bünyesindeki olumsuzluklara neden el atmadığımı soruyorlardı ve haklıydılar da...

Yazı işlerindeki toplantı odasına girdim. Kendisini sosyalist gören bir yazar arkadaşıma: 'Ne biçim sosyalistsin! Haydi bakayım kurtarın şimdi işçilerin parasını!.. Neden bunları yazmıyor ve sesini çıkartmıyorsun?!..' diye söylendim. Sonra da sinirlendim.. 'Yahu biz mi soyduk bankayı?! Yoksa burada çalışan garipler mi soydu?! Neden ödenmiyor maaşlarımız?..' diyerek o eski sosyalist arkadaşıma da hafifçe takıldım. Daha sonra ben odama dönünce, birileri hemen olayı abartıp yönetim katına götürmüş. Sonra ne olduğunu bilmiyorum."

Beni Darvin Teorisi yaktı

Ahmet Vardar, Dinç Bilgin'in ceketini alıp gittiği günü anlatırken, "Beni Darvin Teorisi yaktı" diyor. Ahmet Varndar'ın yıllardır gazete içindeki Darvin Teorisi yüzünden Zafer Mutlu ve arkadaşlarıyla yaptığı tartışmayı bilmeyen yoktur. Gazete el değiştirdiği gün bardağı taşıran son damla da yine Darvin Teorisi olmuş. Vardar, o anı gülerek şöyle anlatıyor:

"Karamehmetlerin gazeteye el koydukları günün akşamı Murat Vargın, Mehmet Emin Karamehmet ve Turgay Ciner yukarıda toplantı halindeydiler. Bizimle tanışacaklarmış. Güngör Mengi dahil hepimiz bir araya toplanmış, yeni patronların çağrısını bekliyoruz... Bu sırada kendi aramızda doğal olarak gazetenin durumuyla ilgili konuşmalar yapılıyordu. Yine kendimi tutamadım, Allah'ı inkar ediyorlardı; haydi bakalım şimdi Darvin gelip kurtarsın bunları, dedim... Orada bulunanlardan çoğu güldü. Aslında ben de o an için espri olsun diye söyledim. Allah'a inananlar her zaman kazanmışlardır ama Darvin'e inananlar kaybetmiştir. Bu bir gerçek. Bu konuda yıllardır onlarla tartışırdım... Sanırım işi kopma noktasına getiren de o akşam yine bu esprim oldu. Çünkü yine birileri olayı süsleyip Zafer Mutlu'ya ulaştırmış. Böylece iki kez arı kovanına çomak sokmuş olduk.

Kovulma işine gelince, pazar günü izinden döndüm. Pazartesi günü de gazeteye gelip yazımı yazdıktan sonra evime geldim. Tayfun Devecioğlu telefon açtı, patronun emri, yollarımız ayrıldı, dedi. Yarın gazeteye gelip arkadaşlarla vedalaşırım deyince, gelmesen iyi olur, cevabını verdi. Bugüne kadar hiçbir sebep açıklamadılar bana... Bunu yapanlar öncelikle tazminatımı da ödesinler. Aradan 15 günden fazla zaman geçti, hala resmi bir tebligat olmadı. Onlar kendilerini çok büyük görüyorlar ama düşmez kalkmaz biri vardır o da Allah'tır. İşte onu bilmiyorlar ama sonunda öğrenecekler."

Ahmet Vardar, gerçekten de her zaman "sorun çözen denge adamı" olarak bilindi. Birlikte çalıştığımız uzun yılar içerisinde bu özelliğine ben de defalarca tanıklık ettim. Gazetenin "sorun çözen abisi" rolünü hiç sıkılmadan sürdürdü. Patrondan Zafer Mutlu'ya, muhabirinden makine dairesinde çalışan beden işçisine kadar, herkesin yardımına her zaman koştu.

Ahmet Vardar, kendisine yapılan yakışıksız harekete karşı yine de kimse hakkında kötü sözler sarf etmiyor. Babacan bir tavırla, "Ben o müesseseden ekmek yedim; çok rahat ettiğim zamanlarım da oldu... Bu anlamda kimseye vefasızlık yapacak değilim" diyor ve bir şaşkınlığını, daha doğrusu kendisini patlama noktasına getiren olayı anlamaktan zorluk çektiğini şu cümlelerle aktarıyor:

"Bankayı aldıktan sonra o arkadaşların güzel yaşantıları oldu. Şaşaalı kuruluş yıldönümü kutlamalarına davet edildik, konserler dinledik. Ancak, bankadan çekilen paraların gazeteye aktarıldığını söylüyorlar. Yani paralar gazeteye harcanmış... İyi de, bu kadar para gazeteye aktarıldıysa biz çalışanlar bir şey görmedik?!.. Belki sebeplenenler olmuştur, ne bileyim prim adı altında yüz binlerce dolar alanlar filan... Bunlar olmuşsa bile benim haberim yok. En azından ben ve benim gibi orada çalışan yüzlerce insan gelişmelerden habersiz işlerini yapıyorlardı. Peki, banka batınca neden bize yansıdı? Hemen bizim maaşlar güme gitti. Aydın Doğan gibi güçlü bir rakibimiz var, banka almak zorundayız; gazetecilik ayrı iş, bankacılık ayrı iş, diyorlardı... Ne kadar ayrı götürebildikleri ortada. Etibank'a el konulduktan sonra biz battık, onlar yine ayakta... İşte ben hala bunu anlayabilmiş değilim."

Gazeteler A Grubu için

Ahmet Vardar, basının geldiği bugünkü durumu, son 10 yıldır gazetelerin halka haber verme yerine tencere-tabak vermeyi tercih etmesine bağlıyor. Türkiye'nin nüfusu 65 milyon olurken gazete tirajlarının hala üç milyonu geçememesinin utanç verici bir durum olduğunu söylüyor. Vardar'a göre, gazeteleri A Grubu'ndaki insanlar okuyor. Çünkü patron ve üst düzey yöneticilerin önem verdikleri insanların oluşturduğu bu kesime göre gazete hazırlanıyor. Bu yüzden de halkın ancak yüzde 10'u gazete okuyor. Oysa ki, medyanın asli görevi, haberi halka ulaştırıp bilgilendirmektir. Hoşlarına gitmeyen haber de olsa en azından olduğu gibi yansıtmaktır. Ama şimdi durum böyle değil; halkın haber alma hakkı elinden alınıyor. Yayın gurupları halka haber vereceğiz diye ortaya çıkıyorlar ama haber verme yerine belli kesimlerin sesi oluyorlar. Medya ticari hayat için, bir güç silahı olarak kullanılıyor. Vardar, bu iddiasına şu açıklamayı getiriyor:

Medyada halk yok

"Medya halka haber vermiyor. Gidip araştırsınlar bakayım varoşlarda kaç kişi gazete alıyor? Birincisi maddi gücü yetmiyor; ikincisi, gazeteyi alsa bile kendisini bulamıyor. Aldığı gazetede kendi sorunlarıyla ilgili haberler yok ki... Türkiye'nin önemli bir kesimi yok sayılıyor. Onların sorunları, istekleri, beklentileri dile getirilmiyor. Bütün yazılı ve görsel medya, Ankara'daki gelişmelere ve büyük kentlerde yaşayan belli gruptaki insanları ilgilendiren haberlerle dolduruluyor... İşte ben buna, A Grubu'ndakiler, diyorum. Çünkü son 10 yıldır Türkiye'de yayınlanan gazeteler, sahiplerine ait şirketlerin ve hitap ettikleri A Grubu'ndaki insanların haberleriyle dolu. Türkiye'de bir başörtü sorunu var ama gazetelerde televizyonlarda yer verilmiyor. Böyle şey olur mu? Bu haberi sansürleme değil midir? Ayıp değil midir? Böyle bir gerçek nasıl göz ardı edilebilir? Medya bu insanları yok sayıyor. Haberleri ya hiç vermiyorlar, ya çarpıtarak veriyor... Ama kendi menfaatleri söz konusu olduğunda ya kavga edip kanlı bıçaklı oluyorlar, ya da canciğer kuzu sarması oluveriyorlar. Nerede kaldı cumhuriyeti, Atatürk'ü savunanlar? Nerde kaldı 75'nci yılı kutlayanlar?

Haber veren saygı görürdü

1960 yılında sarı basın kartımı aldığım ilk gün, hemen belediye otobüsüne bindim... Sırf basın kartımı göstereyim diye... O zamanlar gazeteciye saygı duyulur, itibar gösterilirdi. Gazeteleri halk okuyordu. Halka haber veren gazeteciler de halktan saygı görüyorlardı. Şimdi bir gazeteci elinde basın kartıyla otobüse binsin de bak neler oluyor. Gazeteci bindi diye insanların çoğu en azından homurdanacaktır. Çünkü, gazetecilik mesleği ticarete alet edildi. Böyle olunca basın mesleğinin etiği kalmadı. Polis muhabirliğinden geldiğim için beni emekli polis sananlar olmuştu zamanında. Halbuki ben de gazetecilik okulundan geldim. Okulda baskı tekniğinden, haber tekniğine kadar her şeyi okuduk. O dönemde bize Atatürk'ün bir sözünden çok bahsedilirdi "basın halkın Sadayi Aksı'dır." Yani, basın halkın sesidir... Ne yazık ki o, söylediğiyle kalmış... Bu devirde kendisini Atatürkçü kabul edenlere kızıyorum, çünkü adını kullanıyorlar."

Tencere-tabak işi bozdu

Ahmet Vardar da bir çoğumuz gibi Babı Ali'nin efsane ismi Haldun Simavi'nin talebesi.

Medyanın dünü ve bugününü kıyaslarken ister istemez Haldun Simavi'den örnekler veriyor.

Haldun Simavi'nin kendi menfaati için hiçbir zaman haber yaptırmadığını, Günaydın'ın patronu iken halktan hiç kopmadığını, halkın yaşamıyla ilgili, halkın içinden ve gazetecilik yapanların da halktan kopmamaları için onları kontrol altında tutan biri olduğunun altını çiziyor.

"Günaydın'da haber toplantılarına hepimiz çekinerek katılırdık. Acaba bugün hangi soruyla, hangimizi terletecek diye...

Haldun Bey, her sabah gazeteye gelmeden önce, bazen balık pazarında, bazen Tahtakale'de halkın arasında dolaşıp olup bitenleri kontrol ederek gelirdi. Mesela, bugün yumurtanın tanesi kaç paradır, diye sorardı. Kafadan bir fiyat söylediğin an rezil oldun demektir. Çünkü kendisi gazeteye gelmeden önce fiyatları öğrendiği için, hemen, daha iki saat önce orada dolaştım fiyatı şu kadardır, derdi. Bu korku belasına ben uğrayabileceği ihtimalinin fazla olduğu yerlere birer muhabir arkadaşımı görevlendirir, oradaki günlük yaşamla ilgili bilgileri toplamasını isterdim.

Şimdiki patronlar öyle değil. Çok paralar kazanılınca durumları da, çevreleri de, yaşamları da değişti.

Son yıllarda teknolojiye büyük yatırımlar yapıldı ama insana yatırım yapılmadı. Haberin kalitesizleşmesi de promosyonlarla başladı. Ancak iş tencere-tabak vermeye dönünce habercilik geri plana itildi. Haber vererek gazete satma yerine, gazeteyi malın yanında eşantiyon olarak verip haber kalitesini düşürdüler. Kazanılan paraların miktarları o kadar yüksek ki, gazete patronları elektrik dağıtımından maden ocaklarına, bankadan telekomünikasyona varan çeşitli iş alanlarına da el attılar. Bu kez ellerindeki basın gücünü bu yolda, daha doğrusu çerez gibi kullanmaya devam ediyorlar.

Lüküs hayat

Ahmet Vardar, yıllardır emek verdiği Sabah gazetesinde kendisine yapılan hareketten dolayı incinip incinmediğini sorduğumda, "hayır, bu hareketi yapanlar incinsin" cevabını verdi. Dinç Bey'in ceketini alıp gidişine kendisinin de çok üzüldüğünü belirtiyor. Hatta kovulmadan bir gün önce eşiyle birlikte yurt dışından döndüklerinde, Sabah'ın İkitelli'deki boş tesislerinin önünden geçtikleri sırada eşi Ergül Hanım'ın, "inşallah yüzlerinin akıyla dönerler de her şey eskisi gibi olur" diye dua ettiğini söyleyerek devam ediyor konuşmasına:

"Ne zaman ki banka işine bulaştılar, hayatları değişti... Ben o günden itibaren ilişkilerimi yeniden gözden geçirdim. Mesela Nişantaşı'na taşındığımızdan beri yani 6 ay boyunca onların oturduğu 6'ncı kata çıkmadım. Çünkü onlar artık bankacıydı, başka dünyaları vardı. Çevreleri değişti, dostları değişti. Zaten bankacılıktan sonra gazeteyi de belli bir kesime göre hazırladılar. O yüzden ben buna A Grubu'ndaki insanlar diyorum. Ben nankör değilim.. Kimseyi satmadım, kimseye ihanet etmedim. Her zaman mesleğimin onurunu düşündüm. Taviz vermedim. Ekmek yediğim müessesenin iyi olması için uğraştım. Habercilik dışında o müessesenin her türlü zor işine koşturdum. Su baskınından, promosyonda yapılan yanlışlığı düzeltme işine kadar... Başları her sıkıştığında gerek şahıs, gerekse müessese olarak koşturdum.Yıllarca bütün bu işlerini yaparken Ahmet Abi idim.

Güç ellerine geçtiğinde, gerçi henüz ne olacağı belli değil, hemen acilen imha edilmesi gereken tehlikeli bir maddeymişim gibi telefonla işime son verildi. Bu ne demek, normal insan davranışlarıyla bağdaşıyor mu?"

 

 


Kağıda basmak için tıklayın.

 

 

 


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim
İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV


Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED

Bu sitenin tasarım ve inşası, İNTERNET yayını ve tanıtımı, TALLANDTHIN Web tarafından yapılmaktadır. İçerik ve güncelleme Yeni Şafak Gazetesi İnternet Servisi tarafından gerçekleştirilmektir. Lütfen siteyle ilgili problemleri webmaster@tallandthin.com adresine bildiriniz...