YeniSafak.com “ Türkiye'nin birikimi... ” Yazarlar

 
Ana Sayfa...
Gündem'den...
Politika'dan...
Ekonomiden...
Dünya'dan...
Kültür'den...
Yazarlar'dan
Spor'dan

  Arşivden Arama

  I Explorer Kullanıcıları, TIKLAYIN.

 

İnsan ve yaşama felsefesi

İnsan ve hak ilişkisi:

Günümüz dünyasında teknolojilerin gelişmesine ve hayatın hızlı bir ritm kazanmasına karşılık, insanın onuru ve şahsiyeti ciddi bir zedelenme ile karşı karşıya gelmektedir. Bunun bir diğer manası ise, insan hak ve hürriyetlerinde giderek daralmaların meydana çıkmasıdır. Bu husus, bir yandan teknoloji ve ekonomik sistemlerin herşeyi kontrol altına almasıyla; diğer yanda ise insanın hak ve hukukuna ait inanç, maneviyat ve geleneksel değerlerin toplumlar üzerinde rollerinin zaman içerisinde azalması ile belirgin hale gelmektedir.

Bu gelişmeleri sadece, ekonomik veya teknolojik yapılanmaların manevi veya ruhi değerlere üstün gelmesi şeklinde değerlendirmekle açıklayamayız. Öncelikle, insanın kendi yerini ve varlık sebebini ortaya koyan anlayış ve psikolojik ortamın kaybolması veya bir diğer ifade ile "insanın yozlaşması" ile bağlantı kurarak izah etme durumunda olabiliriz. İşte bu mantık içerisinde, hak ve hukuk kavramlarının gerçek rolleri ve fonksiyonları açıklanmış olur. Çünkü bir toplumda hakların ihlal edilmesi, öncelikle bu kavramlara ait "meşruluk problemi" ile açıklanabilir. Eğer hak ve hukuk, insan zihninde ve ruhunda gerçek değerini kaybetmişse; onun işlerlik kazanabilmesi, bazı yönetmelik veya kanun maddeleri ile sağlanamaz. Aslolan insanın bu kavramların varlığı ile kendi varlık sebebi arasındaki bağı, güçlü bir şekilde idrak edebilmesidir. Bu husus, hem hak ve hukukun yerleşmesi ve hem de onun bir toplumda gerçek fonksiyonlarını yerine getirebilmesi açısından son derece önem taşımaktadır.

Türkiye'de bugün hak ve hukuk kavramları üzerinde rahatça oynanabiliyor ve bu kavramlar, keyfi veya zorlayıcı güçler ile bazılarının lehine ve çoğunluğun aleyhine bir uygulama düzeni içerisine girebiliyorsa; bu konuyu, öncelikle hakları çiğneyenler açısından değil, hakları çiğnenen insan topluluklarının kendi değerlerini koruma şuur ve kararlılığına sahip olmadıkları yönüyle değerlendirmek gerekir. Böyle bir anlayışa ulaşamıyan toplumlar; hiçbir zaman kendi iradeleriyle bir düzen kuramaz ve doğrularını hakim kılma noktasına gelemezler. Dolayısiyle insan hak ve hürriyetlerine dair, samimi ve köklü bir kanaatin yerleşmesiyle birlikte bu tür hakların varlığı, tabii temellerine sahip olmuş olacaktır.

İnsan haklarının kapsamı ve toplum:

İnsan haklarının kapsamı son derece geniştir. İnsana ait özelliklerin, en küçüğünden en büyüğüne kadar haklar alanında geçerli olması ve insanın değerli olduğunun kabulü, bu hakların rahatça ve güvenceli bir biçimde kullanılabilmesiyle mümkün olmaktadır. Toplum, kendi düzenini inandığı ve doğru kabul ettiği yaşama prensipleri ile sürdürür. Bunun da mantığı, o toplumun hukuk anlayışı ve sistemidir. Hukuk sistemi bu yüzden, toplumun değer sistemi ve ahlak anlayışı ile paralellik arzetmek durumundadır. İnsan hakları ile ilgili kavramlar, hukuk düzenleri içerisinde yer almak ve toplumun haklar sistemi ile kaynaşmak mecburiyetindedir.

Bu manada evrensel kurallar koymak mümkündür. Özellikle, hakları belirlemek konusunda tam olmasa da, yaklaşık olarak ortak mantık kurallarına dayanma imkanı olabilir. Ama, hakların niteliği ve uygulanışı konusunda, her toplum ve kültür, farklı bir sistem ortaya koymuştur. Bu bakımdan; hakların uygulanışı ile hakların teorik tarifi arasında önemli bir farkın olduğunu belirtmek gerekmektedir.

Toplumlar, kendi haklarını bilmeden onu koruma noktasına gelemezler. Toplumsal hakların varlığı, öncelikle insanın değeri ve onurunun kabul edilmesi ile başlamaktadır. Halkın yönetim kesimi tarafından değerli ve onurlu kabul edilmesi, ve aynı zamanda değerli olduğunun ona hissettirilmesi; medeni bir anlayışın varlığını gösterdiği gibi, yönetim iradesinin toplumsal bir nitelik kazanmasına da yol açar.

Halkın yönetime katılması, hem siyasi sistemin meşruluk kazanması ve hem de toplumsal sistemin devamlılığı açısından son derece önemli bir hadisedir. Ama bilindiği gibi, insanoğlunun ihtiras ve hakimiyet arzusu, hakların normal işleyişine engel olmakta ve haklar yerine, zorba uygulama ve sistemlerin yerleşmesine imkan hazırlamaktadır.

Haklar ve sorumluluklar konusundaki teorik sistemin varlığına karşılık; hakları engelleyerek siyasi ve ekonomik güç elde etme arzusu; sadece anti demokratik bir anlayışın sonucu değildir. Pekala, demokratlar ve demokratik sistemlerde de insanlar veya gruplar, kendi istek ve arzularını toplumlara zorla kabul ettirmek hususunda enteresan örnekler ortaya koymaktadır.

Türkiye'de de buna uygun tutumlar bulmak durumundayız. Bir yazar veya konuşmacı, iktidarda olan sivil veya askeri kişi veya makamları "eleştirmesi" halinde, suçlu muamelesi görmekte ve insanlar kavuşturmaya uğramaktadırlar. Böyle bir durumda suçun teşekkülü, kişinin başkasını eleştirisiyle oluşmakta ve herhangi fiili, ahlaki veya itibar kavramlarına yönelik tecavüz olmaksızın "sun'i suçlar" meydana gelmektedir.

Siyasi iktidarlar veya onların gizli destekçileri, kendi iktidarlarına engel olabilecek her türlü fikri, siyasi veya ekonomik çabayı böylece suç kapsamına alarak, toplumda tam manasıyla bir terör estirebilmektedirler. Böylece ilk ve ortaçağ dönemlerinde rastlanan uygulamalar, modern çağ denilen bir dönemde; "bazılarının iktidardan olmaması" ve kazanılan gayrimeşru menfaatlerin elden gitmemesi için; akla, bilgi birikimine, toplumsal ideallere ve tüm ileri anlayışlara rağmen dayatma tarzında geçerli olabilmektedir.

Böyle bir ortamda, toplumsal şuurun kendi haklarını arama noktasında "kurumlaşmaya yönelmesi", hem olayın sağlıklı bir şekilde takip edilmesine imkan verebilir ve hem de haksızlıklara yönelenleri caydırıcı bir sonuç getirebilir. Bu manada "sivil örgütlenme", açık toplumlardaki en önemli bir direnme unsuru olarak kendini gösterecektir.

Hakların savunulmasında medeni çabalar:

Haklar muhafaza edilmeli ve savunulmalıdır. Aksi halde, hakların yerini haksız tutum ve mekanizmalar alır. Hukukun var olmadığı zeminlerde, baskı ve zulüm hakim olur. Hakların herbiri, hukuk içerisinde meşru ve düzenli bir yere sahip olmak durumundadır. Hukuktan kaynağını almayan hak, mutlaka hukuk dışı bir temele veya keyfi bir anlayışa dayanmaktadır. İnsanoğlunun uzun tarihi süreci içerisinde, haklar çoğu zaman kendiliğinden verilmiş değildir. Mutlak surette hakları koruyan ve onun varlığını sürdüren düşünce adamları, ideologlar, peygamberler ve halk adamları bulunmuştur. Hakların ve hukukun üstünlüğü, zulmün kötülüğü ve mantıksızlığına her zaman hakim olmuştur.

Bir toplumda haksızlık ve zulmün organize olması ile, onun halk kitlelerine hakimiyeti gerçekleşir. Aynı şekilde halkın da bu organize baskıya karşı, aynı tarzda örgütlenmesi ve haklarını savunması gerekir. Hukuk; eğer işletilmiyor ve haklar, keyfi uygulamalarla insanların ellerinden alınıyorsa, burada dayanılacak en büyük güç, halkın duyarlı kamuoyu'dur. Halkın doğrular ve gerçekler üzerinde ittifak etmesiyle, kamu vicdanı teşekkül eder. Bu vicdan ve onun dayandığı insani, ahlaki ve adil kavramların oluşturduğu sistem; o toplumdaki hak ve hürriyetlerin gerçek çerçevesini verir. Bu değerler sistemi, hukuk anlayışını muhafaza edebilecek en sağlam dayanaktır. İşte böyle bir toplumsal olayın meydana gelmesiyle, zulmün ve dayatmanın taraftarları, bu tür toplumsal uyanış karşısında telaşa düşer ve geleceklerinden korkmaya başlarlar. Bunun sonucu, ya bu dinamik kitleye boyun eğmek veya, bulundukları mevkilerden alelacele uzaklaşmaktır. Dünyadaki bütün toplumsal uyanış ve direniş hareketlerinin sosyal gelişimi böyle olmuştur. Bazılarında topluma karşı şiddet kullanma yolu denenmiş ise de, bu başarılı sonuç vermemiştir.

Anlaşılacağı gibi, toplumda meşru hareketlerin sonucu, meşru sistemlere ulaşmaktır. Baskı ve zorlama ile, insanların çatışma içerisine girmesiyle hiçbir sosyal düzen sağlıklı bir yapıya ulaşamamıştır. Şiddete dayalı hareketler, aynı mantıklar kazandıkları imkanları geri vermişlerdir. Dolayısiyle, medeni mücadele, hukuk ve insani değerler temeli üzerine yükselen ve toplumun tüm katılımı ile meydana gelen "sosyal bir olay"dır.


28 OCAK 2001


Kağıda basmak için tıklayın.

 


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim
İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED

Bu sitenin tasarım ve inşası, İNTERNET yayını ve tanıtımı, TALLANDTHIN Web tarafından yapılmaktadır. İçerik ve güncelleme Yeni Şafak Gazetesi İnternet Servisi tarafından gerçekleştirilmektir. Lütfen siteyle ilgili problemleri webmaster@tallandthin.com adresine bildiriniz...