|
|
|
|
Türkiye, iç politika gündeminin kısır gelgitleri arasında kıstırıldığı ölçüde burnunun ötesini göremiyor. Bu, haliyle kamuoyunda ciddi bir moral bozukluğu yaratıyor. Bugünlerin Türkiye'sinde kendine güvenli, yarınlarından emin, geleceğe iyimser bakan herhangi bir kimseyi görebilmek kolay değil. Oysa, 1999 yılı 2000'e kavuşmak üzereyken, Avrupa Birliği'nin Helsinki Zirvesi'nden çıkan "Türkiye'nin aday üyeliği" kararı, tüm ülkeye 21. yüzyıla dönük müthiş bir iyimserlik yaymıştı. Helsinki kararından bir ay önce Bill Clinton'un Türkiye ziyareti ve ziyaret sırasında Türkiye için kullandığı nitelemeler, o sırada İstanbul'da toplanan 20. yüzyılın AGİT Zirvesi; bunların tümü, ülkenin kendine güvenini besleyen gelişmelerdi. Bugünlerin moral bozukluğu, kendine güven kaybı ve yayılan kötümserlik, 1999 sonunda Türkiye'ye sunulan "yol haritası"ndan sapmaktan kaynaklanıyor. Eğer, Türkiye'nin Avrupa ufku kararmışsa, eğer Türkiye'nin Amerika ile ilişkilerinde Clinton'un "açık kart"ının yerini belli ölçülerde bir belirsizlik almışsa, Ortadoğu'da Barış Süreci'nin yerini gerilim almaya başlamışsa; "sapma" ya da "yoldan çıkma" söz konusu demektir. Türkiye'nin "jeopolitik" konumundaki bir ülkenin önüne sayısız seçenekler uzanmıyor. İki temel tarihi tercih var: 1. Avrupa bünyesi içinde yer alacak biçimde davranmak; 2. Avrupa'ya sırtını dönmek; Avrupa'dan uzaklaşmak. İkincisi söz konusu olduğu takdirde, -ki şimdilerde söz konusu olan budur- günümüzün uluslararası dengelerinde Amerika ile "özel ilişkiler" geliştirmek ve bu çerçevede Ortadoğu'da İsrail ile bir "stratejik eksen" oluşturmaktan öteye bir dış politika vektörü kalmıyor. Ama bu "çıkmaz yol"dur. Bu tür bir dış politika vektörü, fazla yol alamaz. Nitekim, "strateji" konularında Türkiye'nin en parlak beyinlerinden biri olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Radikal gazetesinde Neşe Düzel ile mülakatında bu olguyu açıkça tespit ediyor: "..Eğer, Türkiye AB ile ilişkilerini sürdürecekse, Ortadoğu politikasını, Avrupa'nın yakın olduğu Arap ülkeleriyle ilişkilerini gözden geçirmek zorunda kalacak. Türkiye AB ile gerilimli olduğunda, Ortadoğu politikasını hep Amerika'ya, dolayısıyla İsrail'e yakın ayarladı. Oysa Ortadoğu'da Amerika'nın arası kimlerle kötüyse, Avrupa'nın onlarla ilişkileri iyi. Amerika, Suriye, Irak ve İran'la kötü, Avrupa iyi… Helsinki'den sonra Türkiye Ortadoğu'da yalnızlaştığını hissetti. Ve, buralara yakınlaştı. Fransa ve Almanya ile paslaştı. Şimdi Sharon gibi kötü bir imaja çok yakın durması, Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde sıkıntılar doğurur, İslam dünyasındaki imajı daha da zedelenir." Türkiye'nin "dış politika aklı", Sharon yönetimindeki bir İsrail ile yakın durmasını zaten önleyecek. Ancak, Sharon'un "geçiciliği"ne bel bağlamak da yetmeyecek. Yasir Arafat ve onun şahsında Filistinliler, Mısır ve hatta Ürdün ve S. Arabistan nezdinde bir "stratejik derinlik" elde ettiler. Bir "Filistin-Mısır ekseni"nden artık söz edebiliriz ve bu "eksen", bölgenin adı konulmamış "Sünni" eksenidir. Türkiye, Ortadoğu'da oluşacak "yeni denklem"de nasıl, nerede yer alacak? Amerika-İsrail-Türkiye üçgeni eski işleviyle varolamaz. Sadece Türkiye'nin Sharon'lu İsrail nedeniyle karşılaşacağı açmazdan ötürü değil, Amerika'nın yeni Cumhuriyetçi yönetiminin İsrail'e "açık çek" vermeyecek nitelikteki "petrolcüler"in ağırlığı altında olmasından ötürü de. Yeni Amerikan yönetimi, Arap dünyası ile daha dengeli ilişkiler kurulmasına kaçınılmaz olarak yönelecektir. Yeni Amerikan yönetiminin bu karakteristiği, Türkiye'nin kayıtsız şartsız Washington desteğine sahip olmasını da önleyebilir. Enerji alanında "Mavi Akım projesi" aracılığıyla Rusya'ya bağımlı hale gelecek bir Türkiye, Washington'un "canını sıkan" bir Türkiye'dir. Ankara'da enerji ihalelelerine ilişkin kopan fırtınanın önümüzdeki günlerde daha da şiddetlenmesi beklenebilir. Türkiye, enerji havzaları ve enerji nakil yolları üzerindeki kavşakta bulunuyor. Dolayısıyla, bu alanda uluslararası amansız rekabetin sahnesi haline gelecek. Bu çerçevede, Ankara'nın Ermeni konusundaki karar tasarılarına hiddetlenip, saldırı helikopterleri alımında İsrail-Rus ortak yapımına yönelmesi temel bir "stratejik tercih hatası" olacaktır. AB aday üyesi bir ülkenin, Amerika ile de sıkıntılı ilişkiler içine düşerek, Rusya ile İsrail arasında savrulması; Türkiye'yi tümüyle istikrarsızlığa sevkedecektir. Bütün bu alanlarda cereyan edecek uluslararası çekişmelerin, Türkiye sahnesinde yansıması, iç politikada daha da geniş çaplı bir kaosu yaşayacağımız anlamına gelir. Ankara'daki "iktidar boşluğu" ise bu karmaşayı daha da teşvik eder nitelikte. Yani? Yani, Türkiye, AB doğrultusundan saptığı oranda; Ortadoğu'da bir "serseri mayın" haline gelecek, Amerika ile de pürüzler yaşayacak, ülke içinde kargaşayı davet edecektir. Bu sebeple, "esas"ı kaçırmamak gerekir: İçte demokratikleşme; dışta AB rotası
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
|
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © ALL RIGHTS RESERVED |