T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Dimyat'a pirince giderken...

Tarhan Erdem şöyle yazıyor: "Merkez sağda oy alma hedefiyle, FP'nin oylarını elde tutma hedefi birbiriyle çelişir. İki partiden merkeze heves edeni, FP'nin oylarını almakta güçlükle karşılaşır. 'Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak' tam bu durumu anlatmak için söylenir." (Radikal, 12 Temmuz 2001)

Bu değerlendirmenin öncelikle "Yeni Oluşumcular"ı ilgilendirdiği açık. Acaba onların da gündeminde böyle bir kaygı var mı?

Bence olmalı. Çünkü bu hareketin başarısı, dün içinden geldikleri toplum tabanı ile sıcak ilişkileri sürdürmeye, yeni toplum alanlarına da sıcak mesajlarla ulaşmaya bağlı. Bu da, içinden geldikleri toplum tabanının hassasiyetlerini gözetmek, yeni alanların hassasiyetlerini doğru okuyup, onları önceden taşıdıkları hassasiyetlere sağlıklı biçimde entegre etmekle mümkün.

Oysa onların önünde, "yeni"liği vurgulamak gibi bir öncelik duruyor. "Yeni"liği vurgulamak ise, bilinen çizgiden ne kadar farklılaştığınızı anlatmanız anlamına geliyor. Bu süreç, yeni alanlara açılırken, bilinen çizgiden kopuş gibi algılanırsa, evdeki bulgur her zaman tehlikede demektir.

İlginç bir kıyaslama Baykal hareketi ile yapılabilir. Baykal "yeni oluşum"dan söz edince bu, "CHP çizgisinde bir özeleştiri" anlamına geliyor. Baykal "Anadolu solu vs" dediğinde CHP'nin sol, kemalist, jakoben geçmişinde rötuş beklentisi oluşturuyor.

FP'den doğacak bir "Yeni Oluşum" ise, sanki bu partinin İslâm'la ilişkisi üzerinde bir rötuşu öne almış gibi görünüyor. Sorun da bu: Ne ölçüde olacak bu rötuş?

Dün, Hürriyet'in manşeti Abdullah Gül'e atfen verilen ifadelerle belirlenmişti: "Dindar partisi olmayacağız. Artık realistiz. Dinci parti de olmayacağız, dindarların partisi de..." Spotlarda da şunlar vardı: "Laiklik konusunda takıyye yapmıyoruz. Laiklik olmadan demokrasi, demokrasi olmadan da laiklik olmaz. Bizim laiklik anlayışımıza göre herkes inancını serbestçe ortaya koyacak." Sonra "değişim"in limitine ilişkin bir söz: "Değişim süreci Tayyip Erdoğan da dahil hepimiz için hâlâ devam ediyor." Sonra "Müslüman solcular" şeklinde bir başka başlık. Soru şu: "Söylemleriniz, geçmişte sol ideoloji tarafından dile getirildi. Müslüman sol kimliği ile mi çıkacaksınız? "Gül'ün cevabı da şöyle: "Evet. Biz geniş bir yelpazeyi kucaklayacağız."

Burada naklettiğim sözler üzerine Abdullah Gül'ün pekçok şerh düşeceğinden eminim. Ama kamuoyu o şerhleri hiçbir zaman okuyamayacak. Hürriyet'in manşetine yansıyan "Gül imajı" neyse öyle okunacak her muhitte... Bu durumda Dimyat'taki pirinç ne olacak, evdeki bulgur ne?

Türkiye'de "din-laiklik-demokrasi" ilişkisi burada söylendiği kadar basit bir çözüm mü içeriyor?

Ya da "söyleminiz sola benziyor, acaba Müslüman sol kimliği ile mi çıkacaksınız?" sorusunun cevabı "Evet" ile mi başlamalı?

Şunu vurgulamalıyım: Ben gerçekten Abdullah Gül'ün "din-toplum-politika-devlet" ekseninde sağlıklı ve gerçekçi değerlendirmelere sahip bulunduğunu biliyorum. Orada kişisel planda ne "dindarlık"la, ne "din"le araya mesafe koymak söz konusudur. Nitekim Sabah'taki açıklamalarda "Yeni partide din- siyaset ilişkisi nasıl olacak?" sorusu karşısında bu daha net görünüyor: "Kişisel olarak dindar olma gayreti içinde olan insanlarız. Ama bir din partisi görünümü vermek yanlıştır. Onun en büyük zararı dine oluyor. Din ile ilgili meseleyi temel hak ve özgürlükler çerçevesinde ele alıyoruz."(12 Tammuz 2001) Bu perspektifin yanında Hürriyet'teki imaj... Bunların ikisinin okunuşunun aynı olmayacağı muhakkak.

Şunu görüyorum: Yenilikçiler hep, hakim sistemin ürettiği sorularla karşılaşacak. Hakim değer yargıları ve hakim güç merkezleri ile ilişkilerinin niteliği sorgulanacak. Artı, bu sorgulamanın daha ileri boyutunda "samimiyet testi"nden geçirmek söz konusu olacak. Hakim konumdan hesap sorma üslûbunda yargılamalar yapılacak.

Laiklik... Atatürk ilke ve inkılâpları.... Başörtüsü... Askerlerle ilişkiler .... Amerika ile, İsrail ile ilişkiler... Medya ile ilişkiler...

Tüm bu alanların böyle bir oluşum için sorunlar barındırdığı ve bir tür cevap bulması gerektiğine inanıyorum. Ama bu cevapların "barışçı, gerçekten çözüm üretici ve onurlu bir iletişim"le mi, bir "teslimiyet"le mi sonuçlanacağı da her zaman teyakkuz gerektiren bir husus olacaktır. Türkiye'de ciddî sorunlara kaynaklık eden tüm bu alanlarla siyaset arasındaki ilişkinin, "çatışma"ya gitmesi ne kadar sağlıksızsa "teslimiyet"le sonuçlanması da o kadar siyaset hesabına bir çıkmazdır. Teslim olmuş bir siyasete ne teslim alanlar saygı duyar, ne de oy verecek olan halk. Hem ilkeli ve onurlu çözümler hem de sağlıklı iletişim... Bunun dilini bulmak gerekiyor.

Burada bunun dilinin "ekonomiyi öne almak" olmadığını da unutmamalı. Ekonomi ne kadar öne alınırsa alınsın, bu hareketin kamuoyu ile iletişimde FP çizgisi ile ayniyet ve farklarının öne çıkacağı muhakkak. O ise, hem tabanın hem hakim güç merkezlerinin duyarlılıklarının en hassaslaştığı alandır.


13 Temmuz 2001
Cuma
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED