|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'nin herhangi bir ülkeyle ilişkileri 'stratejik' nitelikte ise, bunun 'iç politika'da da yansımalarının olması kaçınılmazdır. İsrail ile ilişki şayet 'stratejik' nitelikte ise, bu ilişki, ister istemez, Türkiye'nin geleceğini bağlar. O nedenle, dünkü yazımızda yer verdiğimiz mektuptaki "Adamlar (yani İsrailliler) İran'ın füze ve nükleer programları belli bir noktaya geldiğinde -aynen 1981'de Irak'ın Osirak reaktörüne yaptıkları gibi- bombalamayı düşünüyorlar. Ve bunu da Türkiye üzerinden yapmayı planlıyorlar. Kendilerine göre bu 'ölüm-kalım meselesi'. Tam Türkiye'yi 'kıvama getirmişken' ve 3-5 yıl sonrası için düşündükleri böyle bir 'contingency' varken Türkiye'yi Tayyip gibi birine tekrar bırakırlar mı sizce?" sorusu anlamlı ve meşrudur. Tayyip veya bu 'ilişki kalıbı'na ters düşecek birine bırakmak istemezler. Doğaldır. İsrail'in Türkiye ile ilişkileri 'stratejik' nitelikte midir? Ve, İsrail'in İran'ı -bu arada gerektiğinde Irak ve Suriye'yi- 'vurmak' gibi bir niyeti var mıdır? Bu niyet, Türkiye toprakları üzerinden mi gerçekleşir? Üç sorunun da cevabı 'evet'tir. İlişki 'stratejik' karakterdedir. Bunu, günlerdir alıntı yaptığımız İsrailli uzmanlar zaten belirtiyorlar. 'İlişki'nin 'üçüncü taraflara karşı olmadığı' da 'resmi yalanlar'dan biridir. İsrail hava kuvvetleri, Türk semalarında niçin eğitim uçuşu yapıyorlar? Uzak mesafelere aşağıya beyanname atmak için mi uçmak istiyorlar? Önceki gün Jerusalem Post'un savunma konuları yazarı Arieh O'Sullivan'ın İsrail hava kuvvetlerinin planlarına ilişkin "Savaş Kuşları" başlıklı yazısındaki şu satırlar, 'hedef'i gözler önüne seriyor: "İsrail Hava Kuvvetleri İran ve Irak gibi komşu olmayan ülkelerde büyüyen egzistansiyel tehdidi gözledikçe, kolunu uzatmayı baş önceliklerinden biri yaptı. İsrail'de çok kişi sürekli kan dökülmesi ve hemen her gün İsraillilerin hayatını kaybetmesi nedeniyle gözle görülür Filistin ihtilafını, ülkenin temel güvenlik sorunu olarak görürken, askeri yapı kararlı biçimde daha geniş resme bakıyor... İsrail Silahlı Kuvvetleri, sürekli olarak, çatışmanın sadece Suriye'yi değil Irak'ı da içine çekecek bir bölgesel savaşa doğru kötüleşebileceği uyarısında bulundu. Irak kitle imha silahlarını geliştiriyor ve İran uzun menzilli yerden atılan füze ve nükleer silah programında ilerliyor. Mevcut durum görülmemiş ölçüde patlayıcı halde. En kötümser senaryolar, ABD ve İngiltere'nin Irak'a karşı harekatının topyekun bir Orta Doğu savaşına çığ gibi büyüyebilecek ve İsrail'in tüm sınırlarını kapsayacak bir bölgesel yangını öngörüyor..." Türkiye ile İsrail arasındaki 'askeri yönü' merkeze oturan 'stratejik ilişkiler'i bu çerçevede algılamakta fayda var. İsrail'den bakıldığında, Türkiye ile 'stratejik ilişkiler' gereğinde İran'a ve Türkiye'nin diğer Müslüman komşularına hava darbeleri indirmek; sorun İsrail için 'egsiztansiyel' olduğundan paha biçilmez değerde. İsrail'in 'ulusal çıkarları' açısından doğru. Türkiye açısından biraz farklı bakmak gerekiyor. Türkiye'nin İran ile 454, Irak ile 331, Suriye ile 877 kilometrelik ortak sınırı var. Bu üç ülkeyle de ihtilaflı ve en önemlisi kendi içinde Filistinlilerle sorununu 'barış zemini'ne oturtamamış, bir 'şiddet ortamı' içinde yaşayan ve doğrudan komşusu bulunmayan bir devletle yani İsrail'le 'çok özel' askeri ilişkileri, bir yandan çevresine karşı 'caydırıcı' bir etki yaratabilir ama diğer yandan da bunların kendisine karşı 'hasmane tertipler' hazırlığına girmesini teşvik eder. Buna gerçekten gerek var mıdır? İran'ın ve diğerlerinin uzun menzilli füzelere sahip olmaları, Türkiye açısından bir 'tehdit algılaması' yaratmaz mı? Yaratabilir. Ancak, bu ülkelere karşı 'saldırı planları'na dahil olmayan bir Türkiye'nin bir 'özel endişe' duyması gerekir mi? Tersine, bu ülkelere karşı 'saldırı planları'na dahil olursanız, o zaman 'füze tehdidi'nin 'somut hedefi' haline gelirsiniz. Kaldı ki, Türkiye bir NATO ülkesidir. Topraklarının, kendisinden askeri bakımdan çok daha güçsüz komşularının korunması için İsrail ile 'askeri işbirligi'ne ihtiyacı olabilir mi? Bu zihniyet, İran'daki Cumhurbaşkanı Hatemi'ye yönelik dörtte üç halk desteğini ifade eden gelişmenin evrimini de hesaba katmayan; hatta bunu sakatlayan ve İran'ı bir 'güvenlik devleti' yani 'mollalar derin devleti'nin boyunduruğunda kalmaya teşvik eden bir tavra yol açıyor. Dahası, İran'ı Rusya ile yakınlaşmaya da teşvik ederek, Türkiye'nin Kafkasya ve Orta Asya'da 'manevra alanı'nı daralmasına katkıda bulunuyor. Barry Rubin, "Türkiye İsrail'in En İyi Komşusu" başlıklı makalesinde, Türkiye-İsrail ilişkilerinin çeşitli veçhelerinin yanısıra şu hususa dikkat çekiyor: "...Ayrıca, bu ilişkide kültürel ve sosyal bir unsur da var, kendine özgü halklara sahip iki demokratik ülke arasındaki bağ, ne Orta Doğu'da ne de Avrupa'da tümüyle kabul edilmemelerinden kaynaklanıyor." Yani adeta Türkiye'yi İsrail ile birlikte 'uluslararası tecrit'e eşlik etmeye davet ediyor. Türkiye, bu 'yakınlaşma'dan ötürü Orta Doğu'da 'dostane kabulü'nü zorlaştırıyor. Avrupa'da (AB'de) tümüyle kabul görmemesi ise, Helsinki'den sonra büyük ölçüde kendisinden kaynaklanan sorunlardan ötürü. Zaten böyle bir değerlendirme, Türkiye'nin 'demokratikleştiği' ve dolayısıyla 'AB kapılarını açabildiği' ölçüde, İsrail ile ilişkilerinin 'değerinin düşeceğini' de zımnen ifade etmiş oluyor. İsrail ile 'iyi ilişkiler'e evet; 'gerdeğe girmeye' hayır...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |