|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Fizikte 'Hiçbirşey yoktan varolmaz; varolan hiçbirşey yokolmaz' diye ifade edilen 'Enerjinin Sakımı Kanunu' vardır. Bu, siyasette ve toplumsal hayatta da aynen geçerlidir. Fazilet Partisi'nin kapatılmasıyla 'siyaset sahnesi'nde meydana gelen boşluk, çok yakında dolacak. Hem de Fazilet Partisi'nin 'ana rahmi'nden iki parti üreyerek… Bunlardan biri, 'Milli Görüş' geleneğinin 'devamı' olmaktan öteye geçemeyecek gibi gözüküyor. Necmettin Erbakan'ın yönlendirmesine tabi ve Recai Kutan'ın 'ılımlı kişiliği'yle sürdüreceği genel başkanlık altında "'eski'nin devamı 'yeni' bir parti" görmeyi bekliyoruz. Bu partinin 'Milli Görüş'ün 'çekirdek sosyolojik tabanı'na dayanacağı da anlaşılıyor. Başındaki 'gelenekçiler' sıfatına rağmen, bu partinin tümüyle 'eskinin yansıması' olacağını sanmıyorum. Bir yandan 'kardeş' ve rakip 'yenilikçiler'in benzer kulvarlarda hareket halinde olması, diğer yandan yakın geçmişte yaşanan tecrübeler, 'eskinin devamı yeni parti'nin söyleminde belli bir 'yenileşme'ye yol açacak ve 'demokratik söylem' daha bir kuvvetle telaffuz edilecek. Yine de, Fazilet'in bıraktığı boşluktaki 'momentum', bu parti tarafından temsil edilmiyor. Bu parti 'sistem'in alışık olduğu ve 'marjinal kalacağı' ölçüde fazla sorun etmeyeceği bir organizma olarak, 'siyaset denklemi'ne girecek. 'Momentum', çeşitli partilerden milletvekili transferleri ve Anadolu'nun 'yeni karizmatik figürü' olduğuna kuşku bulunmayan Tayyip Erdoğan'ın isminde simgelenen 'yenilikçiler'de. Daha önce de belirttiğimiz gibi, işi asıl 'zor olan' onlar. Çünkü, 'siyasetle bağlantılı' merak, beklenti ve umutlar onlar üzerinde odaklanmış durumda. Çürüyen ve kokuşan köhne bir siyasi yapıdan toplumun giderek soğuması, yabancılaşması ve artan öfkesi, kamuoyu yoklamalarında hiçbir partiye 'barajı aşacak' oran göstermiyor. Kamuoyu yoklamalarının birinci partisi 'hiçbiri partisi' olarak ortaya çıkıyor. 'Yeni'ye rağbetin ülkenin hiçbir döneminde bu kadar olmadığı ilginç bir zaman dilimindeyiz. Bu olgu, kendiliğinden 'yeni'ye ve 'yenilikçiler'e avantaj sağlıyor. Ne var ki, bu 'yenilikçiler'in başarısı için yeterli bir garanti değil. Olumsuza işaret etmek ve Tayyip Erdoğan örneğinde olduğu gibi 'mağduriyet', kuşkusuz, bir 'popülarite' sağlıyor ama bunların, kökünde 'siyasi kriz'in yattığı çok ağır bir 'ekonomik kriz'den geçmekte olan Türkiye'de, bunlara dayanılarak ortaya çıkacak bir organizmaya 'işlevsel' bir rol sağlayabileceği de kuşkulu. 'Yenilikçiler'in şu aralar duymaktan pek hoşlanmayabileceği ama henüz gideremedikleri 'dezavantajları' da bu noktada ortaya çıkıyor. Kimlik sorunu… 'Yenilikçiler'in 'Milli Görüş' geleneği üzerinde siyaset yapmayacaklarını, Abdullah Gül'ün Hürriyet'e açıkladığına göre 'ideolojik ve marjinal olmayacaklarını ayrıca dinci parti de, sadece dindarların partisi de olmayacaklarını, gerçekçi olacaklarını' öğrendik. Ama 'ne olacaklarını, ne yapacaklarını' henüz öğrenmiş değiliz. Prof.Dr. Mustafa Erdoğan, hafta içinde Radikal'de yayımlanan 'Erdoğan ve liberalizm' başlıklı çok önemli değerlendirmelerinde, "Mesela biz Tayyip Erdoğan'ın 'Kürt sorunu', Avrupa Birliği üye adaylığı, sivil özgürlükler, globalleşme ve piyasa ekonomisi gibi konularda ne düşündüğünü bilmiyoruz." diye yazdı. Daha önemlisi, "yeni girişimi hüsranla sonuçlandırabilecek" hususlara dair uyarıda bulundu. "Söz gelişi, sisteme 'güven verme' kaygısı statükonun onaylanmasına dönüşür veya halkta böyle bir izlenim oluşursa veya globalleşmenin ve AB'ye uyumun gerekleri duygusal bir milliyetçiliğe kurban edilirse cari sistemin anaforunda yok olmak işten bile değil… Ayrıca cari sistemin patronaj ağları içinde kaybolma ve popülizme teslim olma riskleri de var. Bu yola sapılması yeni oluşuma belki mevcut yapı içinde bir ölçüde tutunma şansı verir ama bu 'topu taca atmak' olur. Böyle bir durumda Erdoğan'ın partisinin mevcut partilerden farkı kalmaz ve kurulu düzenin sıradan bir elemanı haline dönüşür." Son bir hafta içinde, 'yenilikçilerin ileri gelenleri'nin 'merkeze yelken açma' hevesi içinde, 'takiyye yapmadıkları' ve 'gerçekten değiştikleri' güvencesini vermek gayretiyle yöneldikleri 'adresler', Prof. Erdoğan'ın uyarılarına dikkati davet ediyor. 'Yenilikçiler' için 'geleneksel aile ocağı'nı bırakıp gittikten sonra, yerleşecekleri yeni mekan bulamamaları tehlikesi ortadan kalkmış sayılmaz. Bunu yapabilmek, gerçekten epey 'genişleme'yi icap ettiriyor. Sözünü ettiğimiz 'genişleme', çeşitli partilerden birer-ikişer milletvekili transferleri ile sağlanamaz. Parlamento bugünkü hali ve yapısıyla zaten 'itibar erozyonu'ndan maluldür. O bünyeden 'iltihaklar' ancak 'sanal' bir 'momentum'a yol açar. Bu tür 'yeni' ve 'yenilikçi' bir hareketin, bu sıfatlara hak kazanabilmesi için, parlamento içinden değil toplumun içinden 'iltihaklar'a ihtiyacı var. Toplum, en geniş biçimiyle kendisini bu 'yenilikçi hareket'te görmeli ve bu hareket tarafından 'temsil edildiği'ne inanmalıdır. Bunun için, mevcut siyaset terminolojisinden tümüyle değişik ve gerçekten 'yeni söylem' de gerekiyor. Turgut Özal'ın 1983'teki cazibesinin temeli oradadır. Ve bunun için de, Prof. Erdoğan'ın vurguladığı gibi, hareketin, "strateji ve program bakımından ciddi bir hazırlığa ve bunlara zemin oluşturacak fikri donanıma ihtiyacı var."
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |