|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İmam Gazâlî'yle birlikte ve pek tabii ki İmam Gazâlî'den sonra İslâm dünyasında "düşünce hayatı"nın dumura uğrayıp uğramadığı, ilim geleneğimizin şerhlere ve hâşiyelere boğulup boğulmadığı ve tabiatıyla tarihimizin son 6-7 asırlık diliminde (bâhusûs Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde) içimizden hatırı sayılır ilim ve fikir adamlarının çıkıp çıkmadığı husûsunda -hâlihazırda ciddiye alınabilecek- hiçbir tartışma yoktur! Evet, yoktur! Çünkü İmam Gazâlî'den sonra İslâm dünyasında "düşünce hayatı"nın dumura uğradığı, ilim geleneğimizin şerhlere ve hâşiyelere boğulduğu ve tarihimizin son 6-7 asırlık diliminde (bâhusûs Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde) içimizden hatırı sayılır hiçbir ilim ve fikir adamının çıkmadığı husûsunda -biraz üstüne gidildiği takdirde hemen çözülecek- genel bir ittifak vardır! Yazılı kaynaklar ortada... Gidiniz açınız tedavülde olan eserleri, hemen hepsinde benzer kanaatlerin ortaya sürüldüğünü, ciddi bir tedkik yapmaksızın ve pek tabii ki kasd-ı mahsûsla eline kalem alan herkesin benzer iddialarla arz-ı endam etmeyi bir marifet bildiklerini göreceksiniz. Hiç mi bu masallara karşı çıkan yok? Herkes mi aynı teraneleri savunuyor? Ne yazık ki bu suâle müsbet cevap vermek zorundayız. Kendini, kendi tarihini ve neredeyse kendine ait olan ne varsa onu aşağılamayı marifet bilen geçmişten habersiz nesiller tarafından 1800'lerin ikinci yarısından itibaren Batı'nın mutfağında hazırlanan bu hormonlu yiyecekler kendi insanımıza sunulup duruyor. Hiç kimse de kalkıp "evvelce yoğ idi bu rivayet" demiyor/diyemiyor! Bazı sözümona itirazlar var.... Birileri (!) kalkıp "Bu doğru değil" diyor ve birkaç örnek verip ardından ekliyor: "İran'da özgün (!) düşünce geleneği kesintiye uğramaksızın devam etmiştir!" Yine bazıları (!) "Bu doğru değil" diyor ve yine birkaç örnek verip şöyle söylemeyi ihmal etmiyor: "Kuzey Afrika'da özgün (!) düşünce geleneği kesintiye uğramaksızın devam etmiştir!" vs. Biz de haklı olarak soruyoruz: Biri doğuya, diğeri doğuya uzayan bu iki ince dal dışında geleneğimizin ana gövdesinde neler oldu? Bu filizlere zemin teşkil eden ana gövdede düşünce hayatının kesintiye uğraması hiç akıl kârı mıdır?" Bu suâllere verilen cevaplar -hem de hep bir ağızdan- herkesçe mâlum! Demek ki ortada biri var diyen, diğeri yok diyen "iki taraf" bulunmamaktadır. Bilakis sadece olmadığını söyleyen ve yaygın menfî söylemi yineleyip duran "bir tek taraf" vardır. Bu iddiamızın delili de tedavülde dolaşan mevcut kitabiyattır! Şayet vehmedildiği gibi böyle bir "ikinci taraf" daha olsaydı, o zaman biri var diyen, diğeri yok diyen iki tarafın mümessillerini ve hiç değilse yazdıkları eserlerin adlarını bilir, öğrenir; tartışmanın taraflarının delillerini karşılıklı olarak ele almak mümkün olabilirdi. Fakat ne yazık ki hâlâ "taraf" olarak nitelenebilecek güçlü bir eğilimden söz edemiyoruz. Bütün bunlara rağmen pek ümitsiz de olmamak lâzım; zira kendi insanımızı bile kapıp götürmüş olan ve hâlâ da etkisini sürdüren bu meş'ûm dalgaya karşı henüz "söylem" değerini kazanamamış olsa bile önemli bir itirazın mevcut bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu konuda henüz yeni yeni birşeyler yazılıp çiziliyor... Kendi ilim mirasımızın grameri henüz şimdilerde çözülmeye başlıyor.... Sorunu tartışan mütevazi birkaç makaleden, birkaç ciddi tedkikten ve bir de bu sütunda münasebet düştükçe meselenin ehemmiyetine dikkat çekmeye çalışan basit birkaç köşeyazısından gayrı ortada kendisine işaret edilecek yeni birşey görünmüyor. (Eskilere ise iltifat eden kimse yok! Yüzlerce kitap adı veriliyor, fakat okuyan bulunamıyor!) İlim mirasımızın kıratını gösterecek düzeyde yayımlanmış hiç mi önemli eser yok? Var, hatta yüzlerce... Fakat bu eserlerle irtibata geçebilecek, bu eserlerin üslûbunu, derinliğini kavrayacak, bu derinliği tartışılan konunun alanına taşıyabilecek pek adam yok! Sözgelimi Ahmed Avni Konuk'un Füsûs'ul-Hikem Şerhi işte orada... Neredeyse elinizi uzatsanız dokunabileceğiniz kadar yakınınızda. Üstelik Latin harfleriyle yayımlandı; hem de fevkalâde ciddi ilim adamlarımızın himmetiyle ve gayet itibara lâyık bir şekilde... Hani okuyan? Hani anlayacak olan? Hani oradaki derinliği kavrayıp ağza sakız edilmiş piyasa fikirleriyle kendi klasiklerimiz arasındaki derinlik farkını gösterecek olan? Uzaklara gitmeye ne gerek var? İşte İsmail Kara'nın eser-i muhalledi yayımlanalı daha ne kadar oldu? Gidin bir elinize alın, şöyle bir sayfalarını karıştırın, henüz 1934'lerde vefat etmiş İstanbul ulemasından bir zâtın neler yaptığını, yapabileceğini kendi gözünüzle görün! Filibeli Ahmed Hilmi, Elmalılı Hamdi Yazır, Babanzâde Ahmed Nâim gibi dünkü âlimlerimizin yazdıklarını bile kavramaya talip olmayanların Ali Kuşçu gibi, Kutbuddin Râzî gibi, Molla Fenarî gibi, Darendeli Mehmed Efendi gibi dünya çapındaki devlerin dizinin dibine çökmeyi göze almaları düşünülebilir mi? Güya "iki taraf" varmış... Hadi oradan!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |