|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
28 Şubat süreciyle iktidardan düşürüldükten sonra Tansu Çiller, o tarihe kadar hiç ilgi duymadığı çevrelere açılma gereği duymuştu. İktidar dönemlerinde medya patronları, kartelin genel yayın yönetmenleriyle vakit geçirmeyi yeğlerdi. Ona karşı en acımasız kampanyayı yönetenler de onlar oldu. Yazılmamak kaydıyla fi tarihinde söylenmiş sözler bile gazete manşetlerine taşındı. 28 Şubat süreciyle birlikte 'basın etiği' lugatlarımızdan çıkarıldı, hâlâ da geri döndüğü söylenemez. Aşağı indirilip çiğnenmeye başladığı sırada, Tansu Çiller, 'demokrat kişilikleri' keşfetmişti. Bir dönem onlarla biraraya gelmeye gayret etti. Bir vesile ile beraber olduğumuzda, DYP'nin 'en büyük handikapları'ndan birinin, partinin çevresinde bir 'entellijentsiya' olmadığını söylemiştim. Herhangi bir partinin başarısı için, bunun, 'olmazsa olmaz' şart olduğuna işaret etmiştim. Bu sözlerimi dinlediği anda, neyi kastettiğimi anlamadığını, bu sözlerin ona olması gerektiği gibi nüfuz etmediğini sezdim. Bizleri 'temin etmek' için, 'İkinci Demokrasi Programı'nın hazırlandığından söz etti. DYP'nin 'İkinci Demokrasi Programı'ndan aklında tek bir satır kalan bir tek kişi var mı? DYP denilince, akıllara 'İkinci Demokrasi Programı' mı geliyor? DYP, 'parti entellijentsiyası' olmayan bir parti. Tansu Çiller, partisine 'aydınları' cezbedeceğine, ne kadar emniyet müdürü ve emniyet kökenli vali varsa topladı. Kamuoyunda 'demokrat kimlikleri' ile temayüz etmemiş, kim olduklarını kamuoyunun bilmediği kişilerin hazırladığı 'İkinci Demokrasi Programı' bir demet kağıt olarak kaldı ve kayboldu. Her partinin çevresinde 'aydınlar' olması, eğer o parti, kalıcı bir rol sahibi olmayı amaçlıyorsa, şarttır. Bununla birlikte, 'aydınlar'ın o partide tayin edici bir rol oynaması, partiye 'siyasi başarı' getirmez. Ayrıca, 'aydınlar'ın belirleyiciliği, halkın en geniş kesimlerini 'temsil'i esas alındığı takdirde, bir siyasi parti için bir zaafiyettir. 'Aydınlar', bir partinin 'motor'u olamazlar, olmamalıdırlar ama mutlaka o partiye 'ruh' ve 'kimlik' vermek durumundadırlar. 'Yeni oluşumlar' arasında 'kitle tabanı' açısından en fazla umut vaadedeni ve dolayısıyla bir seçim durumunda iktidara en yakını addedilebilecek olan Tayyip Erdoğan'ın önderliğindeki hareketin, böyle bir sorunu yok. Kurulacak partinin çevresinde bir 'aydınlar halesi'nin oluşabileceği şimdiden kestirilebiliyor. Ama iki-üç milletvekilinin 'yasak savma kabili'nden program yazmakta olmaları, kaygı verici. Mesele, dünyanın en itiraz edilmez doğru cümlelerini yanyana altalta yazmak değil. Bu işi DYP'nin 'İkinci Demokrasi Programı'na çevirmemek önemli. Tayyip Erdoğan'ın sürüklediği hareket, Türkiye'nin yakın geleceği açısından, daha önce de belirttiğimiz gibi, özellikle halkın büyük beklentilerine ve sempatine muhatap olduğu için, en heyecan verici gelişme. Bu sebeple, bu hareketin her bakımdan sağlam temeller üzerinde yükselmesinde ciddi bir 'ulusal yarar' söz konusu… Kayıtsız şartsız destek ve 'futbol takımı tutarcasına' tavır almak, daha 'rüşeym' halindeki bu tür hareketlerin ileri gelenlerini pek okşar ama hata yapmalarına da cömert krediler açar. Ömer Çelik'in satırlarında, bu hareket şöyle tarif ediliyor:"'Erdoğan siyaseti', yerli değerleri temsil bakımından yoğunlaşmanın olduğu bir süreçtir. Bununla birlikte 'yerli değerleri' temsil eden diğer siyasi hareketlerdeki 'içe kapanmacı siyaset' Erdoğan siyasetinde görülmemiştir. Bir bakıma yerli değerlerle dışa açılma arasındaki 'uyumlulaştırma' inşa edilebilmiştir. 'Yerli değerlerin uluslararası dinamiklerle buluşması' bir siyasallaşma biçimi olarak genel hatlarıyla oluşmuştur." Durum gerçekten böyleyse gayet iyi. Ama liderinin 'hukuki durumu' aydınlanalı 48 saat olmuş olan bir hareket için, "yerli değerlerin uluslararası dinamiklerle buluşması bir siyasallaşma biçimi olarak genel hatlarıyla oluşmuştur" dedirtecek ortada ne var? Bu hareket, 'küreselleşme' ve 'Avrupa Birliği' sorunsallarına gayet net bir cevap vermeden, yukarıdaki saptamaya hak kazanamaz. Tekelci medyadaki bazıları, hâlâ, 'Hidiv Kasrı'nda içki verilecek mi?' ya da 'Tayyip Erdoğan, bana şeriat devleti kurmayacağını söylesin, yayınlayayım' türünden mini-provokasyonlara sapadursunlar, asıl aranan 'cevap', Prof. Nilüfer Göle'nin dün sözünü ettiğimiz söyleşisindeki şu satırların içeriğinde yatıyor: ".. Türkiye'nin unutmaması gereken bir rota, hızla Avrupa rotasına oturmalı. Avrupa globalleşme karşısında da filtre, kontrol rolü oynar.. Globalleşmenin en kötü yüzlerini göreceğimiz senaryo teknokrat ve askeri yönetim olur. Bu bize küme düşürtür. Ortadoğu'nun militarist rejimlerinden biri olmaya sürükler. Niye olmasına diyenlere karşı Türkiye'nin yapması gereken Atatürkçülüğün medeniyet tutkusunu hatırlamasıdır. Bugün medenileşmenin otoriter rejimlerden geçmediğini görmeliyiz. Çözüm daha fazla demokrasidedir." Bu çerçevede, hareketin, slogan olarak 'demokratikleşme ve zenginleşme'yi tespit etmiş olması, doğru ve olumludur. Ancak, bu sloganı daha geniş bir kuramsal çerçeveye oturtması ve içini doldurması da zorunludur. Her kamuoyu yoklaması, Türkiye halkının en aşağı yüzde 70'inin AB dediğini ortaya koyuyor. Demokratikleşme ile AB; zenginleşme ve küreselleşme irtibatı kurulmadan, 'tutarlı' olunamaz. 'Yenilikçi' hareketler, cesur ve 'vizyon sunucu' olmak zorundadırlar. Halk, onları böyle olduklarını varsayarak, destekliyor…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |