Geleceğin Gözde Meslekleri...
T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Futbol ve tenis

Türkiye, futbol oynamaktan daha çok tenis oynamaya düşkün liderler yüzünden "darbeler" ülkesi olmakla kalmadı, bir de "krizler" ülkesi oldu. Yönetim kültüründen uzak, yenilgiyi ödül sayan parti başkanlarının yönetiminde Türk toplumu her geçen gün biraz daha yoksullaşıyor. Başkanlar "iyi" olsalardı ülke bu kadar "kötü" olmazdı.

Anayasa Mahkemesi Hasan Celal Güzel ile Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasaklı olmadıklarını ilan ederek, kurulmuş ve kurulacak siyasi partilere büyük bir hareketlilik kazandırdı. Çünkü seçme ve seçilme özgürlüğünün olmadığı siyasi partilerde "değişme" olmadığı gibi "gelişme" de olmaz. Seçenlerin de seçilmesi gerekir.

Giderek daralan siyaset alanının genişlemesi ve demokratik yapının tamir edilebilmesi için, siyasi partilerin yönetimlerinde yeni yüzlere ihtiyaç var. Siyasi partilerde yüzlerin eskimesiyle söylemler de eskiyor. Dünün söylemleriyle, bugünün sorunları çözülmüyor. Siyasetteki güçsüzlük ekonomiye yansıyor. Söylemsizlik, eylemsizliğe dönüşüyor. Eylemsizlik de çürümeye yol açıyor.

Ekonomi ve siyasette sorunlar değişmiyor. Ancak sorunların çözümleri değişiyor. Bunun için, siyasi partilerin değişmeyen liderleri, her yıl değişen çözümleri bulamıyor. Bu yüzden, çözüm sanılan, sorun oluyor. Ülke bir sorun yumağına dönüyor.

Erdoğan'ın yasaklı olmadığı açıklanınca, dostlarla birlikte tebrik ettik ve başarılar diledik. "Artık köy kent demeden bütün Anadolu'yu dolaşıp, sorunları ve çözüm yollarını anlatacağız" dedi. Kim ne derse desin, seçmenlerin önemli bir kesimi Erdoğan'ı Türkiye'nin yolunu açacak lider olarak görüyor. Çünkü Erdoğan, Emniyet Mahallesi'nde onlarla birlikte yaşıyor.

Erdoğan'ın sevilmesinin sırrı "seçmenli demokrasi" istemesinde gizli. Türkiye'de "çok" partili dönemde bile "seçmensiz demokrasi" uygulandı. Bu yüzden de, Prof. Dr. Bilal Eryılmaz'ın kavramlaştırmasıyla "pozitif" hizmet değil, "negatif" hizmet üretildi. "Negatif" hizmetin olduğu yerde de "negatif" seleksiyon olur. Böyle bir yapıda da "liyakat" değil "sadakat" önem kazanır. Türkiye'de de sadakat herşeyin önüne geçti.

Seçmen Erdoğan'ın gösterişten uzak, kimseye özenmeyen, başkası değil, kendi olmaya çalışan hayat tarzında, kendini hem görüyor, hem de buluyor. O başkanlığı döneminde bile kendi evinden, Belediye'nin evine taşınmadı. Seçmenlerin çoğunluğu gibi, hayat tarzını değiştirmeden, onlardan biri gibi yaşayan liderler, önlerine çıkan engelleri bir bir aşmasını bilir. Erdoğan da aştı.

Anayasa Mahkemesi'nin kararı Erdoğan'a "Parti Başkanlığı"nın yolunu açtı. Ancak o bir "başkan" değil, bir "lider." Başkan "üniforma", lider "forma" giyer. Başkan tam bir asker gibidir, "emir" verir, "emir" alır. Lider ise, bir futbolcu gibidir, "pas" verir, "pas" alır. Başkan "hiyerarşi"ye, lider ise "koordinasyon"a önem verir. Başkan "geçmiş"e, lider de "gelecek"e bakar.

Değerli sosyolog Prof. Dr. Nilifer Göle, Erdoğan ile Derviş'in çalışma yöntemlerini ve siyasi geleceklerini ilgi duydukları spordan çıkarak, analiz ediyor. Erdoğan futbol oynuyor, Derviş ise tenis. Futbolda ekip çalışması önemli. Teniste ise, tek başına oynandığı için, kişisel başarı.

Bir "başkan" deha da olsa gücü sınırlıdır. Tek başına her işe yetişemez. Çözüm değil, çözümsüzlük üretir.

Bir "lider" ekip çalışmasına önem verdiği için her işe yetişir. Onun "deha" olması önemli değildir.

Türkiye'de siyasi partilerin "başkan"a değil, "lider"e ihtiyacı var.


22 Temmuz 2001
Pazar
 
NAZİF GÜRDOĞAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED