|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Kabus senaryosu", "Makul çoğunluk", "Çağdaş çoğunluk" vs. ile yapılmak istenen şeyin, bir "siyasi çizgi"nin iktidar olmasını engellemek için "cephe oluşturma" amacını taşıdığı açık. İktidar olması istenmeyen "Siyasi çizgi" bugün AKP ile temsil ediliyor. Bu çizginin muhteva tanımlaması için ayrı bir yazı gerekiyor. Ama çok genel çerçevede, DP ile başlayan, sonra bir boyutu ANAP ile liberal - sol alanlara açılan, bir boyutu da MNP ve devamı partilerle islami duyarlılığı daha belirgin muhafazakar kitleleri içine alan toplum kesiminin değerlerinin, beklentilerinin ve tepkilerinin ortak bileşkesi içinde görülebilir. Bu siyasi çizginin iktidarı, Türkiye'yi yönetme hakkını kendilerinde gören bir kesim için (Beyaz Türkler mi deniyor onlara?) hep tehlike olarak görülmüş ve karşıt bir cepheleşme ile çökertilmek istenmiştir. Karşıt cepheleşmelerde en başat rolün bugüne kadar "Ordunun tavrı"na verildiği biliniyor. "Ordu şu iktidara karşı" dediğinizde, ilk topu ateşlemiş ve kaleden bir taş düşürmüş oluyordunuz. Bugüne kadar ordu, bu stratejik hesaplar içinde roller aldı ve bu cephe de siyasi neticeye ulaştı. Ama bugün cepheleşmede bir sıkıntı gözleniyor ve burada da "Ordunun tavrı" belirgin rol oynuyor. Çünkü cephe oluşturmada asıl vurucu etkiye, cepheyi oluşturanların iç enerjileri değil, hatta ordunun taraftarlığı da değil, ordunun karşıtlığı sahip olmuştur. Yani "Ordu şu gruba karşı" diye başlayan bir söylemle, hedefteki grup çökertilmeye çalışılmıştır. Oysa bugün cephe oluşturmaya çalışanlar, "Ordunun karşıtlığı"ndan henüz yararlanabilme imkanını bulabilmiş değiller. Bu noktada bazı çıkışlar olsa bile, özellikle cepheleşmenin ete-kemiğe büründürülmeye çalışıldığı şu günlerde ordu, belirgin bir tarafsız duruşu sergilemeye itina gösteriyor. Newsweek dergisinin Milliyet yazarı Sami Kohen'e hazırlattığı haberin Hürriyet'te "AKP - Asker çatışır" başlığı ile sür-manşetten verilmesinin, bizzat Hürriyet'i nasıl zor duruma düşürdüğünü, "Haklı eleştiriler aldık" şeklinde genel yayın müdürünün yazısından anlıyoruz. (Hürriyet, Ertuğrul Özkök, 1 Ağustos 2002) Bu haberin bizzat TSK camiasında da huzursuzluğa sebep olduğunu tahmin etmek mümkün. Aslında Kıvrıkoğlu ile birlikte başlayan asker tavrında ordunun siyaset dışına çekilmesi duyarlılığı belirgin biçimde gözleniyor. Bunda hiç kuşkusuz, askerin siyaset dışı kalması şeklindeki temel demokratik çerçevenin etkisi olmalıdır. Ama, bu temel demokratik çerçevenin sık sık ihlal edildiği Türkiye'de, bundan daha etkili olarak, yaşanan tecrübelerin askeri bu noktaya getirmesinden söz edilebilir. Sadece 28 Şubat sonrasında yaşanan ve Türkiye'nin sonuçlarından hala etkilendiği olaylar, asker - siyaset ilişkisinde çok köklü özeleştirileri gerektirecek nitelikte olmuştur. Şimdi mağdurlar tarafından şöyle bir soru soruluyor: -Biz devrildik, hayat alanımız daraltıldı tamam, ama ya bizim yerimize gelenlerin durumu? Ya Türkiye'nin durumu? 28 Şubat bunun için mi yapılmıştı? "Bunlar için mi?" sorusu, son beş yıla sığan yolsuzlukları, fakirleşmeyi, işsizliği, yüzde 9 küçülmeyi, bankalar operasyonunu, borçlanmanın katlanılmayacak noktaya tırmanmasını ve bunun sonucu Türkiye'nin IMF kobayı haline gelmesini ve bugün Amerika'nın her dediğine onay vermek zorunda kalışını anlatıyor... Ecevit'i, Derviş'i, Yılmaz'ı, İsmail Cem'i, MHP'yi anlatıyor... Bunların tümü ise, ülke adına bir zaafı sergiliyor. Ve bunlar, yoğun bir toplumsal tepki üretiyor... Bu zaafın mimarları içinde mi yer almalı ordu, ya da halkın öfkesinin hedefinde mi? Buna hangi asker onay verebilir? Bugün "Asker"i "AKP"ye karşı göstermek gayet açık ki, Derviş'li, Cem'li, medyalı, iş dünyalı, Amerikalı, IMF'li bir koalisyonun inşası hedefini güdüyor. AKP askerin muhalefeti ile uğraşsın, onlar da seçmeni alıp götürsünler!!! Hesap bu. Bu hesap askere danışılarak mı oluşturuldu ki, asker bunun içinde rol alsın? Ya da asker neden böyle bir hesabın içinde rol alsın? Asker cepheleşmeyi besleyecek bir görünümle bütünleşmiyor. Demokrasinin normal kuralı olan bu görünüm, Türkiye için önemli bir kazanç teşkil ediyor. Dileriz kalıcı olur. Bu olumlu gelişmeye karşılık, şu anda cepheleşme hareketinin, 28 Şubat mantığının uzantısı olarak yargıya siyasal bir misyon yükleme arayışında olduğu gözleniyor. Türkiye, 27 Mayıs'ta, bu alanda da, etkisi bugün bile gitmeyen en dramatik yargı siyasallaşmasına tanık olan bir ülke... İç - dış kimi güç odakları, halk oyunda başedemediğini, siyasetle uğraşması kural dışı olan güçleri, bu arada yargıyı devreye sokarak alan dışı bırakmaya çalışmış. Bugün de, bir kesimde "şayet biz cepheleşip halktan oy almayı başaramazsak, hiç olmazsa rakiplerimiz çökertilsin ki, alan bize kalsın" bekleyişi gözleniyor. Dilerim Türkiye bir gün, yargının da siyaseti manipüle etmek gibi bir misyonu olmadığının anlaşıldığı günleri görür. Seçim sath-ı mailine giren Türkiye'de, herkes dilediği gibi bütünleşmeler, ayrışmalar yaşayabilir. Tek bir şey yapılmamalı: Göbek altı vuruşlar... Yani siyaset dışı güçler siyasi ranta dönüştürme amacıyla kullanılmamalı. Askerin şu ana kadar görülen itinasını yargı da paylaşmalı. Çünkü kurumları taraftar veya karşıt konuma yerleştirmek sadece siyaseti değil, bizzat o kurumları da yaralıyor. Ülke ise sadece kaybediyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |