|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Koşulları ne olursa olsun, mimarlarının amaçları ne yönde olursa olsun, Türkiye gibi demokrasisi güdük, çağdaş değerlerle yola çıkıp çıkmamak konusunda kararsızlık ve tıkanıklık yaşayan bir ülkede, çıkarılan AB uyum yasaları demokrasi hattında elde edilen kazanımlardır ve son derece önemlidir. Ancak şunu da görelim: Değişikliklerin yapısal anlamı her şeye rağmen görece sınırlıdır; zira demokratikleşmenin, Kopenhag kriterleri diliyle söyleyecek olursak hukuk devleti ve insan hakları rejiminin tesisi, bu tür yüzlerce adım atılmasını, faydacı zihniyetin değişmesini, toplumsalın keşfini ve sistemin sivilleşmesini gerektirmektedir. Buna karşılık bu kararların konjonktürel anlamı görece önemlidir; zira bu adımların atılmaması halinde karşımıza çıkacak tablo, yani Türkiye'nin AB'den ve demokratikleşme sürecinden kopması, yani yalnız kalıp içine kapanma eğilimi taşıması, yani ekonomik yeni bir krizle karşı karşıya kalacak olması, kabul edilemez karanlık bir tabloyu ima etmekteydi. Bu çerçevede kararlara verdiğimiz anlam ve bu kararlar karşısında duyduğumuz sevinç büyüktür. Evet, mesele "düz"den böyle görünüyor... Ne var ki, yaşanan "yasal değişim"in içyüzü ve çapını görebilmek için bir de soruyu "ters"ten sormak gerekir: Ortalığı bunca umutsuzluk kaplamışken, tıkanıklık had safhaya varmışken nasıl olmuştur da Türkiye bu kararları alabilmiştir? Aslında yaşanan tek cümleyle şudur: Dış dinamiklerin baskısı karşısında "dışa açılma zorunluluğu" ile "içe kapanma refleksi" arasında gidip gelen sistem Kopenhag zirvesi öncesinde; "milliyetçi-popülist eğilimler"le "değişimci bir dil" arasında sıkışan bazı siyasi partiler ise seçim öncesinde, birinci unsuru tercih etmiş, etmek zorunda kalmışlardır. "Etmek zorunda kalmak" sözünün altını özellikle çizmek gerek. Çünkü, alınan bu kararlar kendi başlarına Türkiye'nin AB'yi girmesini sağlayamayacağı gibi, sistemin içe kapanma refleksini de ortadan kaldırmayacaktır. Bu refleks gerek seçimler sırasında, gerek sonrasında yaşanacak tartışmaların ve çatışmaların odak noktalarından birisini oluşturmaya devam edecektir. Seçimlerin AKP'yi öne itecek muhtemel sonuçları ise bu tabloyu daha karmaşık bir hale getirmeye adaydır. Daha şimdiden görünen odur ki, "aktif AB yandaşlığı" ile AKP'nin önünü kesecek çalışmaların mimarları arasında bir zihinsel ortaklık her geçen gün pekişmektedir. Bu pekişmenin aslında doğal bir gelişme olduğunu da görmek gerekir. AB hattında iyice belirginleşen, toplumu ve siyaseti, kısacası iç dinamikleri küçümseyen, hatta ondan rahatsız olan "ittihatçı liberal" duruş, AB üyeliğini zorladığı kadar siyasetsizliği, yani dolaylı merkeziyetçiliği de zorlamaktadır. Nitekim "AB karşıtlığı üzerine oturan tepkisel siyaset" ne denli "siyasetsizliği" ifade ediyorsa, "sadece AB'yi ve dış dinamiklerin baskısını merkez alan siyaset" de o denli "siyasetsizliğe" işaret eder. Bu tür bir "siyasetsiz siyaset", AB içindeki gelişmeleri donuklaştırdığı, AB'nin kendi içinde çatışmaları, farklı görüşleri görmek istemediği, kısacası AB'nin dinamik ve değişime açık yapısını donuklaştırdığı ve modelleştirdiği oranda, toplumdan kopuk verili doğrularla cirit atar. Topluma rağmen hareket eder; siyasete rağmen merkezden yarını tanımlar, bugüne ait uzlaşmaları, hatta uzlaşmacılığı dışlar. Ne var ki, yukarıda da söylediğimiz gibi, bu duruş daha şimdiden birçok merkez siyasi partinin, merkez basının, merkez aydınların tavrı olmaya başlamıştır. Toplumu ve siyaseti dışlama yani siyasetsiz, insansız değimcilik, somut olarak toplumsal çevreyi ve talepleri taşıyan siyasi eğilimlere ve siyasi partilere, rantçı ve tekelci bir ekonomik yapıyı sorgulayan bakışlara alınan ve önümüzdeki günlerde dozu artacak kayıtsızlık ya da radikal tutum olarak karşımızdadır. Bu durum bir yönüyle "faydacı değişim siyaseti"nin bir sonucudur. Değiştirici, dönüştürücü "dış dinamikler söylemi" de tam bu noktada karşımıza çıkar. Faydacılıktan, iç dinamiklerin zayıflığından, hatta gereksizliğinden yola çıkılır. Dış dinamiklerin yaratacağı etkinin olumlu unsurlar içerdiği kadar, içerideki köhne yapıları tersten pekiştirecek olumsuz unsurlar içerdiği geçiştirilir. Başka bir deyişle bu etkilerin, içeride yönlendirilmedikleri, topluma maledilmedikleri, denetleyici-temsili siyaset üzerinden geçmedikleri durumlarda, siyasetin merkezine devleti, devletin taşıyıcılığını getireceği unutulur. Evet, Türkiye önemli bir aşamaya doğru gidiyor; seçimler sonrası çıkacak tablo ile değişimcilik zihniyetinin ilişkisi her iki tarafta yırtılmalar yaratacak noktaya ilerliyor. Dün söylediğimizi yineleyelim: Bu koşullarda, 28 Şubat ruhunun ortalıkta dolaştığı, ittihatçı liberalizmin kol gezdiği bu ortamda, AB hattı ya onlara rağmen sistemin ürktüğü partileri de kuşatarak, dikkate alarak, meşruiyetlerini savunarak, toplumun keşfine doğru ilerleyecektir, AB'yi ve çağdaş demokrasi fikrini toplumsallaştıracaktır. Ya da onların elinde tepkisel, siyaset karşıtı bir tehlike söyleminin payandası, tepeden inme, rantçı düzeni pekiştiren, toplum tarafından paylaşılmayan, milliyetçi ve devletçi tepkileri besleyen bir yapının taşıyıcısı olacaktır. İçinde yaşadığımız dönem olanı değerlendirmek, çeşitli parçaları ayrıştırmak açısından müşkül bir dönem. Ama önümüze sunulan kutuplardan birine katılmak, onların değerlendirmelerini temel almak zorunda hiç değiliz. Toplumu, insanı, siyaseti içeren bir değişimi savunmanın, AB'yi özne haline getirmeden, onu dinamik ve değişen bir araç olarak değerlendirmenin ve böyle desteklemenin tam zamanıdır... Aslında tartışmanın tam zamanıdır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |