|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye Büyük Millet Meclisi, bazıları umut etmese bile, kendisinden bekleneni yerine getirdi ve sabahlara kadar çalışarak müzakere ettiği AB ile uyum yasalarının hepsini çıkardı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in onayından sonra Resmi Gazete'de yayımlanır yayımlanmaz yürürlüğe girecek bu yasalarla, AB üyeliği için Türkiye'nin benimsemesi beklenen 'Kopenhag kriterleri'ne uyum büyük çapta sağlanmış oldu. Böyle dönüm noktalarında hararetli tartışmaların yaşanması normaldir. Normal karşılanması gereken bir başka nokta da, şimdiki gibi köklü değişikliklerin sert itirazlarla karşılanmasıdır. Değişim ve dönüşümü gerçekleştirebilmek zor ve riskli bir iştir. Zaman zaman aşırı bir üslup sergilese bile, MHP, temsil ettiği kitlenin görüşlerini iyi savundu. Yanlış olan, 'uyum yasaları paketi' içerisinde yer alan akidesi ve fikrine aykırı düzenlemeler konusunda MHP'yi sıkıştırmaktı. Görüntünün garabeti hâlâ ortadan kalkmış değil: Kendisinin "Vatana ihanet" olarak gördüğü değişiklikleri gerçekleştirmek için varını yoğunu ortaya koyan partilerle hükümet ortaklığını sürdürüyor MHP... Yeni düzenlemelerle Türkiye'nin 'daha demokrat' bir görüntü kazandığı kesin. İşin güzel tarafı, böylesine kapsamlı bir altüst oluşu, "AB ile uyum" bahanesiyle olsa bile, baskılardan uzak, kendi iradesiyle gerçekleştirmesidir Türkiye'nin... Erken seçim kararı almış bir Meclis, "Ne haliniz varsa görün" kolaycılığına sapabilir ve düzenlemeyi bir dahaki yasama dönemine bırakabilirdi. Oy verenleri ve itiraz edenleriyle, bütün milletvekilleri, bu sebeple, teşekkürü hak ediyorlar... Bir önemli nokta, paketin kabulüyle meydana gelen özgürlük ortamının korunmasına herkesin katkıda bulunmasıdır. Özgürlükler üzerinde titizlenmek gerektiğini en iyi bizler biliyoruz. Türkiye gibi korkularla yatılıp kâbuslarla uyanılan bir ülkede, bugünden başlayarak, yararlanacağımız özgürlük ortamına ihtimam göstermeliyiz. Köşe başlarında "Biz dememiş miydik?" demek üzere bekleşen gulyabanilere, bizim milletimizin tam demokrasiye, en geniş hak ve özgürlüklere lâyık olduğunu ispat etmek hepimize düşüyor. Tartışmalar sırasında kullanılan aşırı üslubun toplumda yankı bulacağını sanmıyoruz. Bizim insanlarımız başkalarının felâketi üzerine mutluluk kurmaktan hoşlanmaz, intikamcı değildir. Huzuru, kafa dinginliğini sağlamak için fedakârlığa katlanmayı iyi bilir. Geçmişte dökülen kanların yerde kalmaması, hak ve özgürlüklerin en geniş kullanıldığı, insanların huzur ve mutluluk içinde yaşadığı, kan dökülmeyen güvenli bir ülkede daha iyi sağlanır. Cumhuriyet'in kuruluşundan beri üç önemli 'tehdit' ile yaşamaya alışmış bir milletiz. Bunlardan biri, 'sol' (bunu 'komünizm' olarak da anlayabilirsiniz), Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin tarihe karışmasıyla 'tehdit' olmaktan kendiliğinden çıktı. 'Kopenhag kriterleri'ne uyum şartı ise, 'ikinci tehdit' ile yüzleşmemizi ve o korkumuzu cesur adımlar atarak yenmemizi getirdi; Meclis'in geceli-gündüzlü çalışmasıyla kabul ettiği paket o korkunun da yenildiğinin kanıtıdır. Şimdi sıra 'üçüncü tehdide' geldi... Freud'lüğe soyunmak niyetinde değiliz, ama yine de tespitimizi kaydedelim: Sistemin iliklerine kadar sinmiş iki korkuyu geride bırakabilmesi, üçüncü korkudan kurtulmanın da eşiğinde bulunduğumuzu düşündürüyor... Türkiye, ileriye doğru yürüyüşünü, dünyanın 11 Eylül sonrasında Orwell'in kara-ütopyası istikametinde aldığı yürek daraltan biçime rağmen sürdürüyor; umutlarımızı çoğaltan, geleceğe daha olumlu bakmamızı sağlayan da bu. Korkulardan arınmış, değerlerine sımsıkı sarılan, bütünlüğü çeşitlilik içinde arayan, farklılıkları zenginlik kabul eden, ırk, din, dil fobisini yenmiş, her görüşün rahatlıkla tartışılabildiği bir Türkiye, önümüzdeki uyum sınavını başarıyla atlatabilirse, dünya için de bir örnek oluşturabilir... O zaman, AB'ye girmesek de olur...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |