T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Bütün sırlarınızı Ağustos'un 'gizli tarihi'ne gömün...

Yaşadığımız ana nüfuz etmekle, onu sonsuza dek elimizde tutmak arasında korkunç bir çelişki olmuştur her zaman. Hayatımızın bütün ayrıntılarını içine sakladığımız, artık her şeyiyle bizim olduğunu sandığımız en "özel" anlar bile uçup gider elimizden...

"An"ı durduramayız belki ama Ağustos'un "gizli tarihi" içine kendimizden bile sakladığımız nice sırlar, hüzünler gizleyebiliriz...

Bir tarafı sonbahara bakan Ağustos'un üzgün yüzlü güneşini sonsuza dek avuçlarımızda tutamayız belki, ama ruhun tenle buluştuğu gecelerde onca gönül için gül kokulu şiirler biriktirebiliriz....

Tıpkı Lorca'nın sonsuzluğun canlı mücevherleri olarak tanımladığı güller gibi...

Hıçkırın o mezar bulutu için
ki altında büyük yüreğim kanar
ve gün gelip kararınca yıldızım
ve gözlerim kapanınca güneşe
benim sert ve beyaz kefenim olun,
romansları bir koku Chopin'inin.
Sessiz bir vadiye saklayın beni
ve ta dirileceğim güne kadar
emin de bitirin köklerinizle
yüreğimin bütün acılığını.

Güller, güzel, tanrısal güller
hıçkırın, çünkü aşk çiçeğisiniz.

Şimdi önümüzde hep ayrılıkların miladı olarak duran Eylül gelmeden, bir esinti gibi kendi boşluğumuza düşmeden Ağustos'un "üzgün balkonu"nda oturup sessizliğimizi dinleyebiliriz. Madem eninde sonunda yaza bir yerinden veda edeceğiz, ben işe Ağustos'un uykularımı bölen en sıcak gecesinden başlıyorum. Hani, bir Ağustos gecesinde kocaman bir ayın altında ayaklarınızı denize sokup, bütün gün hatırlanamayan, adı sanı olmayan o melodilerin ilk dizelerinde kaybolup gittiğiniz anlar vardır ya, işte öyle bir ayrılık...

Belki de ayrılık için en doğru cümleyi hiçbir zaman bulamayacağım. Çünkü, kimselerin çözemeyeceği bir biçimde, Ağustos geceleriyle ben, birbirimizin rüyalarına, şiirlerine sızmış durumdayız.

Ta ilkokul beşinci sınıfta, henüz dalından yeni koparılmış bir fesleğenle çekilmiş ilk fotoğrafımdan bu yana hiç değişmeyen gözleri emanet bırakıyorum Ağustos'la aramızda hep bir "sır" olarak kalacak olan zamana...

Bir kenarına nazar boncukları iliştirilmiş, nakış işlemeli ilk gençlik mendilleri de sana kalsın.

Horozlu cep aynalarının "aşk denizi"nde kalan o müthiş sırları ve renkli, kokulu okul defterlerinde kendi halinde solup giden ilk aşk sözcüklerini de sana bırakıyorum...

Bilmem hiç başınıza geldi mi, hani çaresizliklerin en dayanılmaz yerinde soluğunuz tükenir, kendinizi boşlukta asılı bulursunuz. İşte böyle bir anda ya da Ağustos'un ayrılık saatlerinde, yolunuz Lorca'ya, Sezai Karakoç'a, Edip Cansever'e, Ece Ayhan'a düşerse belki dibine kadar battığınız bu dünyadan şiirin kollarında hayata yeni bir çıkış yaparsınız...

Belki de edindiğiniz bir çift kanatla çığlık çığlığa, suç ortaklığı yapmak zorunda kaldığınız "evrensel haksızlığa" karşı kocaman bir isyan çığlığı denersiniz...


4 Ağustos 2002
Pazar
 
MEHMET OCAKTAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED