|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Erken seçim kararı çıktı, ardından AB ile "uyum yasaları" ile TBMM'nin aldığı karar "tarihî" olunca, olağan olarak, kalkıp Lozan'la "mukayese" edenlerin çıkacağı tabii idi... Ve diğer bir sürü mesele gibi, Hoca'nın "bağımsız aday" olup olmayacağı tartışmaları, bir bir açıklık kazanıp, yeni bir döneme Türkiye'nin girdiği ortaya çıkmış oluyordu. Yalnız, dün Sayın Taşgetiren'in yazdığı gibi de değildir, mesele: "Lozan çizgisi, evet bir "ümmet" eksenli bir çizgiydi ama akıllı ve doğru bir çizgiydi. Bu çizgiyi İsmet İnönü seslendirdiğinde bir kahraman, Erbakan ya da Erdoğan seslendirdiğinde sanık oluyorlar." "Bu da Lozan'dan bu yana geldiğimiz garabet noktasını gösteriyor." (Lozan Erbakancıdır, 03/08/002, sh: 11) Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, değil, hem doğru oturup hem de doğru konuşalım: Mahmut Soydan (Siirt mebusu, Milliyet'in başyazarı olarak) Lozan'ın imza edilişinin 4. yılında bir yazı yazar ve der ki: "Avrupalılar'a göre, açıkçası Türkler medeni bir millet olmaktan uzaktılar." "Türkiye'nin idarî ve siyasî usulleri ilahî kanunlardan mülhemdir. Onun zihniyeti, asrî hayata uymaya, asrî usul ve akideleri kabule müsait değildir." (Milliyet, 29 Temmuz 1927) Daha bir sürü gerekçe ve madde sıralayan Avrupalılar, bize "dikte" ettirdikleri maddeleri bir yana bırakalım da, bunun üzerine TBMM'de yapılan konuşmalarda, aynen İsmet Paşa (İnönü) savunulup, yeni bir "boyut"u nasıl kazandığımız üzerinde duralım: Ve bir de MHP'nin "şu azınlık vakıf" meselesinde, nasıl bir "bağnazlık" sergilediğini, Cumhuriyet'in "tek adamı" tarafından TBMM'deki konuşmasından aktaralım: "Müdafaa ettiğimiz netice sağlamdı. Bu, Avrupa'nın göbeğinde kazanılmış büyük bir zaferdi. Konferans esnasında ıslahat hareketlerinde samimi olduğumuzu, memleketi muasır/Çağdaş kanunlarla idare edeceğimizi ecnebilere ve onların hukukuna riayet edeceğimizi söyleyen İsmet Paşa -baş murahhasımız- bugün bir hükümet reisi sıfatıyla verdiği sözü tutuyor. Artık kanunlarımıza dinî bir mahiyet atf edilemez. Artık hakimlerimizin çürük esaslardan ilham almış olduğu söylenemez. Artık Türkiye'nin kanunları azınlık ve yabancıların hukukunu yeteri derecede sağlayamıyor, denemez." (Lozan Haritaları, Milliyet, 26 Temmuz 1928) Mahmut Soydan, böyle diyordu ve yorumlar da böyleydi. Pekiyi o zaman ortaya çıkan durum böyleydi de, seksen yıl mı beklemek gerekirdi, bu yolu tamamen Batı'ya açmak için? İşte yanlışlık burada... Veya, yeni baştan yeni bir aydınlık yola girmek için, bu yasal değişiklikler, nenin tavizine istinat ediyor, diye sormak gerekirdi! Yoksa, artık Avrupa, o eski "samim ve alil yasaları" terk ettiğinden bugüne, yarım asır; Doğu Bloku için de on yıl geçti. Biz daha yeni yeni kendimize geliyor, "hab-ı gaflet"ten şafağa doğru gerinip, dirilişe geçiyoruz, dersek, o zaman Lozan'ın ne diye Erbakan ve Erdoğan'la bir ilinti ve ilişkisi bulunup, "tesahup" etmede yarışa kalkılır! Ve biz, artık her şeyin, berrak ve net olmasını, herkesin her şeyi, iki ana unsur dışında, söyleyip, siyaset üretmesi, parlamenter hayatta yer almak için, her demokratik yöntemi denemesi gerektiğine inanıyor ve hem Erdoğan ve hem de "Muhterem Hoca"nın aday olup, sahneye çıkmasını istiyoruz: Bu bakımdan, bizce, Hoca'mızın adaylığı, eğer "bağımsız aday" statüsüne uyuyorsa, o zaman, kalkıp da 33 yıl öncesi gibi, Konya veya bir başka Anadolu şehrinden değil, bizzat, her şeyi ile geçmişini meftun ve medyun bulunduğu Fatih yani, İkinci Bölge'den aday olmalıdır!.. Bunun birçok fayda ve menafî vardır. Her ne kadar, İstanbul'da bir bölgeden 20, 22 mebus çıkar ve partiler de, üç-beş mebusla övünürse, Hoca'nın alacağı yüzbinlerce oyla herhalde, kendi eteğine yapışan veya ona hulus çakıp, makamları tırmananlar seçilmese de, Hoca beş on kadar mebusun oyları seiçilir, TBMM'ne de giderse, hem Eyüb Sultan'ın, hem Fatih'in ve hem de "kutsal emanetler"in bulunduğu Topkapı Sarayı'nın dehlizlerinde yankılanan altı asırlık Osmanlı ruhunun da bir şahlanışı ile, Bizantinizme gereken siyasî darbeyi vurmuş olur! Çünkü, Hoca böyle bir "onurlu çıkış" için gereken dinamizm ve inanca sahibtir! Yoksa, eski adetlere göre hareket edip, AB içinde, kendimize bir yer edineceğimizin bir avuntu ve kuruntudan başka bir şey olmayacağı ve bu yapılanların da birer "şov" niteliğinde olduğu tezahür eder! Yine Batı karşısında komik duruma düşeriz! Aradan yetmiş-seksen yıl geçti, nereden çıktı bunca keriz, derlerse hiç şaşmayınız.. Çünkü, bunca krizin sürdüğü ve bir türlü çözüm de bulunamadığı bir ülkede, kerizlerin statükocu yanları ile, kavrulup durur ve buna da "uyumluluk ve sürümlülük" ile yaklaşırsak vay halimize!.. Bir "Derviş" sözüdür her tarafı kaplayıp, bir "sol hareket" için nerede ise, "katalizatör" görevi üstlenirken, niye Hocamız, eskisi gibi, milyonları ayağa kaldırıp, "iktidarın en büyük adayı" olduğunu isbatlamış olmasın? Yoksa her şey, bu yasal ve siyasal değişimden sonra, millet iradesine aykırı olarak, İMF'nin reçetelerini kaynatıp içmeye mi devam edeceğiz? Ben şahsen, Fatih'ten Hoca "bağımsız aday" olsun, bütün oy potansiyelimle (?!) ortaya çıkıp çalışacağım! Yoksa, bu gidişle, siyaset pek hareketli olmayacak!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |